25 Aralık 2010 Cumartesi

Bir kitap/ Ahmet Ümit


Okumasını çoktan bitirdiğim fakat bir türlü hakkında çiziktiremediğim kitap, Ahmet Ümit İstanbul Hatırası'ndan bahsedeceğim.
Kitap beklediğimi pek vermedi bana.
Herhalde okuduğum yorumlardan olsa gerek, bende büyük bir etki bırakacağını düşünmüştüm.
Kurgusu güzel, polisiye olarak gerçekten başarılı, buna diyecek yok.
Fakat diyebilirim ki, Csi - Kanıt ikilisi ne kadar uyumluysa
Jean Christophe Grangé - Ahmet Ümit ikilisinde de öyle bir uyum var.
Benim için Grangé kitapları çok ayrı bir yerdedir, konuların özgünlüğü ve işlenişi, seyir tamamiyle farklıdır, polisiye kitaplarını Grangé'yle sevdim. Fakat Ahmet Ümit, o tadı verebilmiş, hakkını yememek lazım. Öte yandan Grangé'nin Kolonisi'ni hatırlattı başrol karakteri bana bir nebze, bilenler bilir.
İstanbul Hatırası'ndan mütevellit İstanbul tarihine doyduruyor kitap. Cinayetlerde olaydan ziyade "mekan" ehemmiyet kazanmış, İstanbul kurucularıyla -Kral Byzas, Konstantin, Jüstinyen, Fatih Sultan Mehmet, Kanuni gibi- anlatılmış fakat ben İstanbul'u çok bilmediğimden biraz zorlandım. Diyebilirim ki İstanbul'da yaşayan biri okuduğunda kitap daha keyifli olacaktır ve tarihi öğreticiliğinden daha çok istifade edecektir.

Genel olaraksa kanaatim, ağır fikir kitaplarından sıkılıp şöyle sürükleyici bir kitaba ihtiyacınız varsa, okunabilir.

Keyifli okumalar :)

18 Aralık 2010 Cumartesi

Ali Ural- Ejderha ve Kelebek


Size hali hazır da vedalaştığım Ali Ural'ın "Ejderha ve Kelebek" ğiyle geldim.
Çok sevdim hatta bayıldım.
Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim denemeleri çok seviyorum diye.
Sırf bu yüzden bile çok sevebilirdim bu kitabı fakat sırf "deneme" olduğu için sevilmesi acımasızca olur.
Ali ural, kelimeleri işlemiş,onlarla dans etmiş,öyle büyülemiş ki onları, tıpkı kavalıyla yılanına yön veren bir Hintli gibi.
Sözcüklere ahtapot kolları verip,hayatın her noktasına sarılmaları emrini vermiş,dili kelebek kozasından kurtarıp kendi emrine vermiş,onu öyle bir eğitmiş ki ağzınız açık kalır.
Hemingway'i,Hz. Ali'yi,Shakespeare'i,Ahmed Gazali'yi,Chuang Tzû'yu,Niyazi misri'yi aynı yola koymuş,farklı otobüslerle aynı şehre giden yolcular gibi,bir bir düşmüşler düş bahçesine.

Hayal-gerçek,uyku-uyanıklık arasında bir yerde kendini arıyorken buluyor insan.

Bir çok "kendinden" bir tanesine vardırmaya çalışırken, gerçekle düşü ayırtederken,hakikati ejderha'nın ağzında ki alev topuyla püskürüyor.

Nerden nereye geldiğinizi anladığınız da Ali Ural'a hayran kalıyorsunuz.

Ben "Daha Fazlasını İsteyin"'de metropol insanını buldum,çok sevdim.


-Yetmez,İki kanat yetmez uçmak için

-Yetmez mi,uçabiliyorum.

-Bütün kuşların iki kanadı var. Senin daha çok kanadın olmalı!


"Kanaat mı o da ne?" dediğimiz günler de yaşarken, gönlün orta yerine bir pankart açıyor kocaman harflerle, "Biliyor musunuz, Kanaat var!"


"Bir cennet sizi kesmez,kaç cennetle huzura kavuşur ruhunuz? Bir cehennem yetmez size, bir kaç cehenneme ne dersiniz?

Dehşet!


E o zaman size bu okumaklar yakışır,mel'den tavsiye;)

14 Aralık 2010 Salı

"The Tourist"





















Sizinle sıcağı sıcağına gitmiş olduğum, vizyonda olan bir filmden bahsetmek istiyorum.
"The Tourist" yani "Turist"
Sinemayla arası olan her kişinin duyduğu bir film muhakak.Çünkü başrollerde ki isimler Hollywood'un vazgeçilmez isimleri. Johnny Deep,Angelina Jolie başroller...
Filmin kurgusunu,senaryoyu kabartmaya gerek yok bence, gayet tahmin edilebilir,gidişatı çözülebilir bir konu.Aksiyon sahneleri ise aman aman sahneler değil.
Fakat bence sırf oyunculuk ve mekanlar için bile izlenebilecek bir film.
Ben büyük bir Deep hayranıyım, kişisel zaafımı göz ardı edemem kesinlikle :)
Oyunculukları gayet güzeldi,Deep'in Burton-Bruckheimer yapımcılığından sıyrılıp daha "normal" bir karakteri canlandırdığı nadir filmlerden başta.
En çok sevdiğim ise, filmde ki mekanlardı. Olaylar Venedik'te geçiyor ve tabii ki kareler güzelleşiyor.
Filmin konusu ise yüzeysel olarak şöyle, Frank ki o bir turist,Venedik yolculuğunda Elise ismin de güzel alımlı hoş bir bayanla tanışıyor ve kendisini bir dizi olayların içinde buluyor.
Ben eğlendim açıkçası.

Bol bol da Deep fotoğrafı paylaşıyorum sizlerle :)
Gnc kampayasıyla 3,50 tl'ye izledik bu filmi. Yani kaçırmayın derim :)
İyi seyirler.

2 Aralık 2010 Perşembe

Mel Sus Dergi'de!


Sizinle beni çok mutlu eden bir haberi paylaşmak istiyorum :)
Sus Edebiyat ve Fikir Dergisinin 12. sayısında yazım çıkmış. Benim de bundan haberim biraz geç oldu ve tamamen süpriz oldu,çünkü yayınlandığına dair bir bilgilendirme olmamıştı.Bende burada bulamadığım için dergiyi tamamen habersizdim yazımdan. Gerçi artık 13. sayı raflarda yerini almak üzre :)
Eğer sizlerinde yakınlarınızda bir nt mağazası varsa, gidip Sus dergi'yi alabilirsiniz :)
Ya da daha detaylı bilgi için tık tık

26 Kasım 2010 Cuma

Newyork'ta 5 minare,beri gel canım beri gel!

Geçen gün Mahsun'un taze filmi Newyork'ta 5 minare'ye gittik arkadaşımla.
Film için çok güzel şeyler çiziktiremeyeceğim ne yazık ki.
Çünkü beklediğimi bulamadım.
Şunu söylemeliyim ki Mahsun, kendini aştı.Filmlerin hem senaryoları,hem de yönetmenliği ona ait oluyo ki bu gerçekten iyi birşey.
Yani "lololo mahsun" imajından sıyrılıp "entel" mahsun'a ramak kalmış gibi.
Filme sağlam para harcanmış,Hollywood yıldızları,çekimler,görsel efektler hepsi çok güzel fakat..
Kurgu pek olmamış.
Çünkü Mahsun'un filmlerinde sosyal msj verme gibi kaygısı var. Bu bence çok güzel.Fakat öte yandan bunu abatmamakta gerek.Bu film de gereksiz bir abartı var bence.Yani her soruna değinicem derken karman çorman çorba olmuş bir film çıkmış ortaya. Newyork'tan Bitlis'e, Terör'den töre'ye bağlanan bir konu. Biraz aceleye getirilmiş gibi, biraz eksik kalmış gibi.
Bir de film de sürekli aynı repliklerin tekrarlanması çok sıkıcıydı.
Fakat yine de Hollywood yıldızlarını Müslüman görmek,onların ağzından "islamla terör bir değil" sözlerini işitmek çok hoş.
Bir de sonuç olarak bizim filmimiz. Yabancı aktör-aktrisler de girince işin içine sahiplenmeden olmuyor :)
İzlemenizi öneririm,yine de bu tarz yapımlara yabancı kalmamak gerek diye düşünüyorum.
İyi seyirler.

21 Kasım 2010 Pazar

Bir Bahçe Düşü-Ali çolak


İsmi bile sizi alıp,baharın koynunda güzelce uzanmış bir bahçeye bırakabilir.Çeşit çeşit meyveler,eşsiz tatlar ve kokular...


Bunları okadar güzel betimleyip anlatıyor ki Ali Çolak, bir kere daha hayran kaldım kalemine.


Yalın bir dili var, uslup çok sağlam.Deneme nedir , okurken anlıyorsunuz.


Yine eskiye özlem var biraz,biraz bugün den var,biraz yarından.Edebiyat var,öykü var,edebiyat aşığı gençler var, "ah nerde o eski ustalar?" var... Var, gerçekten güzel şeyler var.


Denemeler her zaman farklı bir yerde olmuştur benim için.Çünkü bu tür,günlük hayata başka bir pencere açıyor.Sol elle iş yapmak kadar zor ve keyifli.Rutinlere getirilmiş bir sıradışılık...

Yürüme gibi doğal ve her gün istisnasız yaptığımız bir eylemi öyle bir sunar ki deneme size, yürümek için çıldırabilirsiniz.Deneme yazarlığı ise bir okadar zor.

Dağdalı cümlelerle değil ,yalınlığa sadeliğe kendi uslubunuzla sahip olarak yazılan denemeler harikulade bence.Bunu yapabilmekse ciddi bir emeğin ve zamanın işi.

Ali çolak bu tanımlamaya uygun.Ne abartılı söylemlerle iç bayar, ne de uslupsuz bir yazar.

Kalemiyle güçlü,uslubuyla farklı. Düşünün, söz konusu olan,önünden geçip gittiğimiz bahçeler.

Bahçelerle ilgili o kadar çok yazmış olan yazar ve şair mevcutmuş ki ! Yahut bir ayva mesela.

İlhan Berk'in ayvayla olan dostluğunu ben nereden bilirdim? Deneme ama nasıl deneme...

Sıradan olay ama nasıl sıradan? Okadar çok şey söylenmiş,bunları bir bir sıralamış Ali çolak. Hayran olunası değil mi? Haksız mıyım?


Ben şahsen çok seviyorum denemelerini. Eğer deneme sevenlerdenseniz,ısrarla tavsiye ediyorum.


E ben sevdim,eller alsın ozaman :)

11 Kasım 2010 Perşembe

Shakespeare'nin Hamlet'i!


Kitap okumak kadar sakin ve güzel bir olay yok. Eğer bir de sizi sarıp sarmalamış,içine kolayca almış bir bakıma yutmuşsa kitap..

Herkes kitap okur ama herkes Shakespeare okumaz. Hatta çoğu insan Shakespeare'yi ezberden yazamaz :)

Shakespeare okumamışsanız şayet,bir çok filmi,tiyatroyu mizanseni anlamamışsınız demektir.
Çünkü tiyatro Shakespeare'den beslenmiştir.Bir çok film repliği Shakespeare'den esinlenilmiştir.
Herşey bir yana 1500-1600'lerde yaşamış Shakespeare neler yazmış da hala günümüzde okunmakta hala bilinmekte, hala tiyatro ve sinema,edebiyat ondan beslenmekte...

Shakespeare'nin hayatı hakkında tam veriler yok,kesik kesik bilgiler,bazı tarihler de nerede olduğu bilinmiyor hatta gibi.Ama yazdıkları,ruhunun nerelerde olduğunun en büyük kanıtları.

Benim hali hazırda edindiğim ve bir çok kişi gibi okumakta geç kaldığım Hamlet yeni elimde.Gayet keyifli.Tiyatro okumalarını belki bir çok insan sevmez ama bu gerçekten tiyatro'dan fazlası.Zaten Hamlet hiç bir zaman tam oynanabilecek nitelikte bir oyun değil.Çünkü çok uzun,oyunu derlemek,hangi sahnelerin oynanacağına karar vermek,konu bütünlüğünü sağlamak çok zor.Ki zaten hepsi oynanmaya çalışılsa 5 saatlik süre demektir bu.İmkansız.

Fakat elinizdeyken oyunun imkansızlığı değil Shakespeare'nin ruhu saracak sizi.Shakespeare'i kulaktan dolma bilgilerle tanımamalı insan,okumalı.Gerçekten asırları aşanmasının sebebi,ancak tiyatroyu izleyerek de demiyorum bakın,okuyarak anlayabilir insan.

Geç kalmadınız.Hamlet,Kral lear ya da Othello.Birini alıp okumaya başlayın .

Ve benimle muhakak paylaşın :)

İyi okumalar...

4 Kasım 2010 Perşembe

Nietzsche,Faulkner,Tarkovsky üçlemesi

Nietzsche, herkesin dilinde ezber olmuştur aslında.
Ama ben en çok bunalımına yakışmasını severim nietzsche'nin. Varoluşçuluk gereği içindeki boşluğun yarattığı mı yoksa imkansız aşkı Lou Andreas Salome'siz yaşama duyduğu aidiyetsizlik mi onu bu bunalımın baş kahramanı yaptı, bilemiyorum.Hiç bir okula,akıma,ekole dahil edemezsiniz nietzsche'yi. Çünkü o tektir,yalnızdır,durduğu yerde değişik bir halde sağlamdır.Virtüötik,aforizmacı,fragmancı... Nietzsche bunların hepsiyken,ayrı bir yerde durur itinayla.Ona "acıların çocuğu" yakıştırması gülünçtür demeyin,Thomas Mann ona "acılı bir ses,acıma hissi uyandıran bir kehanet" yakıştırması yapıyor. Nietszche,bana büyük ilhamlar yada yollar göstermese de onu okumak ayrıdır. İroniyi onla öğrendik çünkü Nietzsche, Yaşamdan iğrenip,kaderini seviyordu.
Peki ya Faulkner ve Tarkovskyin,tren rayları gibi paralel yöndeki gidişleri..
Eserlerinde zamanı delicesine gerçeğe yakın kullanıp,bilinç akışı tekniğini ustaca konuşturmaları.
Hayranlık duyarım.Faulkner'in sakat kızım dediği "ses ve öfkesi",acımasızca eleştirilen "sivrisinekleri",Güneyli oluşu,güneyden kopamaması ve kendine oluşturduğu ülkesi Yoknapatawpha'sı.. Dehşetli şeyler bunlar.Asla akla hayale gelmeyecek derecede farklı ve herkesin bir kere bulaşması gereken yazılar.
Söylenecek çok söz var,söylenecekleri zaten söylemiş selahattin yusuf,elisabeth-kısaca diyorum siz onu biliyorsunuz- kitabında..
Okumadıysanız elinize geçirin hemen bu kitabı.
İyi okumalar

26 Ekim 2010 Salı

Ben Geldim Burdayım,Karşınızda İsmet ÖzeL!


İSMET ÖZEL - WALDO SEN NEDEN BURDA DEĞİLSİN

"İnsan için önüne çıkan bütün yollar “yürünebilir “ yollar ise, o insan kaybolmuştur artık"

İsmet Özel’in şule yayınlarından 2007 de çıkan,benim henüz tanışmış olduğum,çok farklı bir havası olan “waldo sen neden burada değilsin” kitabını –kısaca ben ona waldo diyorum- elime aldığımda “ismet özel” olmasından dolayı beni heyecanlandırması yanı sıra ürkütmüştü.Ürkütmesinin asli sebebi benim politika,siyaset veyahut dönem kitaplarımdan hoşlanmamamdı.Fakat gerçek o ki İsmet özel’in hayat haritasi diyebileceğim waldo bana dönemleri de siyaseti de politikayı da başarıyla okuttu hemde hiç sıkmadan, bunaltmadan.. Ve kitabı, bu tarzda bir kitabı bu kadar severek okumamı ismet özel’e borçlu olduğumu bilerek kapattım.
“Dünyaya gelmek,bir saldırıya uğramaktır” diyerek başlayan daha sonraki evrelerde bir bir saldırıya uğramanın boyutunu,korunma yöntemlerini de anlatan bir kitap aslında. İsmet özel,herkes kendi masalını yıkmalıdır” derken – ki bu söz beni gerçekten etkiledi- bu saldırıyı nasıl geri püskürtürüz? Sorusuna kısa ve net bir cevap vermiş.Adım adım hayatını ele almış,çocukluğu,ilk gençliği,olgunluğu ve tabiî ki şiirleri…
Çocukluğunda ki “kadirşinas itaatsizliği ve tevarüs edilmemiş asaleti”nin ona devrimci bir ruha ve hayallerinin ne işe yarayacağını öğrettiğine inandığı şiiri verdiğini söylemek yanlış olmaz.Aslında kitabın üç saç ayağı var:Şair,komünist,Müslüman.
Kendi döneminden yani 60’lardan cesurca bahsetmiş ismet özel.60’larda yeni yeni öğrenilmeye başlayan varoluşçuluk, marksizim,sürrealizim gibi akımlardan sonra gençlerin sosyalizan düşüncelere sahip olması şaşırtıcı değildi.Bununla beraber gelen,komünist düşünceler ve aktiviteler,partizanlık ve bunlara paralel yürüttüğü arkadaşı Ataol ‘la da paylaştığı ( Ataol Behramoğlu,zikretmeden geçemezdim) şiirleri. Tabi ki genç yaşına rağmen yazdığı zehir zemberek şiirleri …ismet özel’i nazarımda vazgeçilmez kılanları.. Şiirlerin de dogal olarak beliren politik-sosyal etiketleme eğreti olmamış bence,şiirle politikanın mekanik duruşunun organik bir kıvam alması,o eğretiliği silip atmış.
Ve son olarak,Kitap’ın ismine duyulan merağa geliyorum.
ABD’nin meksikaya karşı yürüttüğü emperyalist savaş sırasında konan nufüs başına vergiye “ ödediği dolar bir adam öldürmek üzere,başka bir adam veya tüfek satın almaya yaramasın” gerekçesiyle vergi ödemeyi reddeden Henry David Thoreau’yu bir gece hapiste yatar.Kendisinden on dört yaş büyük olan ve bir çok özgürlükçü düşünceyi kendisiyle paylaşan Ralp Waldo Emerson,telaşla arkadaşını görmeye gelir ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:
- Henry,neden buradasın?
- Waldo,sen neden burada değilsin?

Yani aslında kıssadan hisse diyebileceğim,kitabın bütününü yansıtan bir kısım.
Waldo muyuz, Henry mi? Sorusunun yanıtını bilmiş olmak dileğiyle.
İyi okumalar.

26 Ağustos 2010 Perşembe

yaşlanıyoruz artık.


Çocuklar için bir bayram havasında geçer ya dogum gunleri,insanın yaşı tek haneliden çifte,büyümeye başladıkca,o bayramlıktan çıkarmış.

Hakkaten de öyle oldu.

Hevesle heyecanla beklediğimi hatırladıgım dogum gunleri geride kaldı.

Talihsiz bir yanı vardı dogum gunlerımın,tatilde oldugu ıcın oyle buyuk capta partıler veremezdim,bir iki kişiyle kalırdık,ya da mahalleliyi cagırırdı annem,kuran fılan okurlardı :)

ben pastamı keser,hedıyelerımı kabul eder,ıkı uc arkadasımla gunumu bıtırırdım.


Dün -yani sevgili dogum günüm :)- gayet sıradan bir gündü.Çalışmaya devam ederken arada aldıgım kabuller oldu,pastasız,partısız bir dogumgunuydu dogal olarak velhasl :)

Fakat bugunde yaşlandıkca bekledıgınız sadece hatırlanmak.

Ötesi değil.

Hatırlanıp varlıgınızdan mutlu olundugunu bılmek.


Tabii bide böyle jestlerle hatırlayan biri varsa hayatınızda,yaşlanmak bile güzel :)

Çok güzel güllerdi ve gercekten mutlu oldum.İnsanın arada böyle şeylere de ihtiyacı olmuyor değil ;)


Sözün özü,yaşlanıyoruz artık,yaşlanıyoruz...

19 Ağustos 2010 Perşembe

Umre Notları -1-

Umre,Hac..
Bir müslümanın başına gelebilecek en güzel ibadetlerden bir tanesi.
Her müslümanın yılda bir kez gidip orda şarj olup gelmesi gerektiğini söylerim hep.
Bundan 4 sene önce nasip olmuştu gidip görmek,ayak basmak oralara...
Şimdi bizimkiler -anne ve babam- yine mübarek kabenin yanı başındalar şuanda.Bende bol bol selam gönderiyor dua ettriyorum kendime :)
Hal böyle olunca yani onlar gidince tüm işler de bana kalmış durumda ama şikayetçi değilim.
Çünkü onların bitmek bilmez usanmaz gitme aşkını -ki 4. ye filan gidiyorlar sanırım hatırlamıyorum artık :)- anlayabiliyorum. Bunu da ancak gidip görüldüğünde ibadet edildiğinde anlaşılabilecek birşey olduguna inanıyorum.Yani her senede gideceğine bir fakire yardım et" diyenlerin hep cahilliklerine veriyorum velhasıl.
Çünkü ne tv de gördüğünüz ne de resimlerde baktığınız Kabe..
Kabe gözle gönül arasında işlenmiş bir resim.
Onun o büyüsünü,onun o kokusunu ancak gidip gördüğünüzde,o havayı teneffüs ettiğinizde
anlayabilirsiniz.
O vakte kadar idrak ettiklerinizin azlığına şaşırıp kalıyorsunuz.
Meğer diyorsunuz meğer ben hiç birşey bilmiyormuşum,meğer tüm bunlar okadar gercek bir okadar rüya bir okadar ihtişamlıymış ki!..
Yaşanılan duyguların gerçekten tarifi yok,hele gördüğünüz ilk an!..
Sanki ilk defa görüyormuşcasına,aşık oluyorsunuz.İhtişamından titriyor,ister istemez ağlıyorsunuz.Sanki bir illizyon gibi,karşınızda tüm ihtişamıyla bir kara kutu, o kara kutu sizi ağlatıyor,sizi kendine deli gibi bağlıyor,kopamıyorsunuz.
Tüm düşüncelerin yanı sıra saran duygular çok farklı.
Bu farklılıktan sonra anladım ki hiç ama hiç birşeyin tadı öyle değil.
Mesela,sabah namazlarından sonra muhakak bir iki tavaf yapar öyle yatardık. O sabah çok uykum vardı yapmak istemedim uyanınca yaparım dedım ama bizimkiler bırakmadılar,sonra tavafa girdik,bi baktım önümde yerde birisi.Adamın ayakları yok,elleriyle sürünerek yerde gidiyor.Öyle tavaf ediyor.O an utancımdan yerin dibine girdim,ben bu kadar saglamken uykuyu bahane ediyorum,ondaki nasıl bir aşk Allahım! elleriyle sürünüyor..

Velhasıl,anlatılacak okadar çok şey var ki.. Ara ara yazmayı planlıyorum.
Allah herkese gitmeyi ve tekrarını nasip etsin inş. diyorum...

25 Temmuz 2010 Pazar

Terkedilişin Anatomisi


Gözlerini bir açıp bir kapar gibi,
Yarı uyur,yarı uyanık bir insan
Tasso

Kahve.
Habeşistan’ın bağrından çıkan ilk kahveyi içiyormuşçasına keyif ve heyecanla bir yudum aldım.
Kahvem brezilyalı halbuki. Naneli ve filtre oluşu onu her zaman daha çekici kıldı nazarımda. Her
Sabahın rutini budur. Günü aydın yapan kahvemdir.
Genelde kafeinin verdiği hazza ve enerjiye ihtiyacım oluyor, özelliklede terk edildiğimden beri…
Terkedilmenin anatomisini çıkarttık. Gittiği günden beri kahvem ve ben terk edilmenin nasıl bir boyutta gerçekleştiğini,niçinini araştırdık. Sistemli çalıştık ve teorilerimizi onaylatıp kanunlaştırdık.
Terk edildik çünkü ayaklarımız kokuyordu.Gidilen yollardan kokular bıraktık odalarımıza,zamanla hayatlarımız koktu ayaklarımızdan.Kokuya dayanamadı ,gitti.
Terk edildik çünkü ortadan sıktık macunu.Fakat orta yoldan götüremedik ilişkiyi.Ortadan sıkılan macuna ettiğimiz laf kadar tahammul edemedık bırbırımıze.Annesinin eteğini çekiştirip duran iki çocuk gibi çektik durduk etekleri bir oyana bir bu yana. Ve ne o yana geçtik ne de bu yana. Sonunda elimizde etek parcaları degıl hayal kırıklıklarıydı.
Terkedıldık cunku sucuga yumurta kırdık, birbirimizi kırdık sonra o sofradan kalkıp giderken ben ekmekle daldım sucuklu yumurtaya.Açlığını düşünmedim,açlığını düşünüp “sade” yumurta kırmadı kendine,ilişkimize.Rafadan yumurtalarımızı tokuşturduk çok kez,üstümüz başımız battı,ilk başlarda eğlenirken son zamanlarda kızgındı.Rafadan yumurtayla şaka olmazdı.Kafadan sorunlarla hayat yürümezdi.

Terk edildik çünkü maç izliyordum,kendimi maça kaptırırken onun maçıyla ilgilenmedim.Yanımda anlattığı bir sürü sıkıntıya “ofsayt” deyip düdük çaldım.Bize çıkarttığı kırmızı kartları göremeden topu sürmeye goller atmaya çalıştım.Olmadı olmadı ve ben sonunda ebedi atıldım bu takımdan.
Terk edildik çünkü banyoyu ıslatarak duş aldım hep.Temizlemeden çıktım her defasında,tıpkı akan gözyaşlarını silmediğim gibi,kapılardan onu arkamda gözü yaşlı bırakarak çıktım, hepsinde de döndüğümde banyo temiz,gözler kuruydu.Son defasında banyo da ıslaktı,gözleri de…
Evet biz terk edildik sayın okuyucu, kahvemde bende …
Müsaadenizle uyumaya çalışacağız ama bilirsiniz kafein uyutmaz,
Bu yüzden sanırım gözlerim yarı açık yarı kapalı,
Yarı uyur yarı uyanık bir insanım…

23 Temmuz 2010 Cuma

Babalar -oğullar

Benim babamın oğlu yok.Olmadığı için mutluyum.
Olsaydı kıskanırdım sanırım. Çünkü ne zaman yolda baba-oğul el ele yürüyen birilerini görsem kıskanıyorum.
Bu kıskançlık kötü değil,imrenme,özenme bir yerde.
Babalar ve oğulları arasındaki ilişkinin çok özel olduğunu düşünmüşümdür hep.
Hani derler babalar "kız" larına düşkündür diye,belki öyledir ama oğullarıyla arasındaki bağın farklı olduğunu düşündüm hep. Sonuç olarak kendisinin bir kopyası.oğlu.
Arzettikleri görüntü de çok tatlı.

Bir gün oğlum olursa da babasıyla ilişkisinin mükemmel olması için elimden geleni yaparım.
Kucağında kendinden bir tane olan bir adam görüntüsünden başka nedir tatlı olan :)
Bir kadını en mutlu eden görüntülerden bir tanesidir eminim.

Biraz önce yine bir baba oğul gördüm.minicik elini babasınınkine güvenle bırakmış,istediği gibi şımaran,sıkıldığında kucağına atlayan,babasının güçlü kollarında kendinden emin...

Çok tatlı çok... paylaşmak istedim :)

Bu arada bunu da dinlerseniz,konuya uygun bi şarkı olmuş olur :)

29 Haziran 2010 Salı

Ding Dong


Bir chet baker edasıyla süzülüyordu o hayatta,o kadar depresif ve bir yandan çekici...


Masanın üstü gereksiz ayrıntılarla doluydu.Karşısında bekleyen kadın,kumral,32 yaşında yeni dişlerini yaptırmıştı.Baştan çıkarıcı gülümsemesiyle ona bakarken o gözlükleriyle baktığı bu hayatta bu kadını bile sevemeyecek kadar mutsuzdu.


"Ding dong" uyanış.. "ding dong" asansöre biniş.. dindong varış! Ding dong yeni yüz ding dong yeni yüz...


Ding Dong arası geçirilen abzürt zamanlar,tiktak arasında yokoluş...


Mana veremiyordu hayat bu kadar kısayken insanın hemde milyarlarcasının bu kağıt parçalarıyla oynadığı oyunlara,bu kağıt parçasına biçtikleri değere...


Hergün elinden milyonlar geçti,hiç birini sevmedi,cebine de koymadı bir tanesini bile.


Yaşayacak kadar olmasını tercih etti,tercih ettikleri için tercih edilmedi,terk edildi,yok edildi,hiç edildi.Hiçliğin uğrunda hiç olmak,boşluklardan boşluk beğenmek... Yaptığı buydu.Daha fazlası değil.


Rilke'nin Paris sıkıntısı gibi o da İstanbul sıkıntısı çekiyordu,tanrı'ya yalvarışları aynıydı.İstanbul yaşanacak yer değil tam da ölünecek yer olmuştu onun için.Yine de umutlanıyordu çoğu kez,Kieergard'a saygısızlık etmek istemiyordu,varlığın en saygın özüne en büyük saygısızlıktı çünkü umutsuzluk.


Kağıtları imzaladı 32 yaşında 32 dişli kadın,cuzdanına koyduğu kağıt parçaları için ihtiyatlı,kaygılıydı.Döndü ve gitmeye başladı... Herkesin gözü ondaydı,bacaklarındaydı,solomon burke belirdi sağ omzunda,ağırlığyla çöktü omzu,kulağına bağırmaya başladı none of us free diye. 32 yaşındaki yavaşça ilerlerken herkes onun tutsağıydı,dili söylemeye başladı ozaman,none of us free!






27 Haziran 2010 Pazar

Dylan'lı bir ölüm

Silahını bana doğrulttuğunda ağzımı açıp ellerimi kaldırdım.
Kulaklar basınca maruz kaldığında ağzı açmak onları rahatlatır.
Kulaklarımın rahatlamasına gerek varmıydı bilmiyorum,çoğu kez duymak istemediğim şeyleri duyuyordum insanlardan... O zaman sessizlik,en büyük nimetti bana.
En son kardeşimdi bana deli gibi "sessizlik" aratan...
Bir film karesi gibi,slow motion bana bağırırken ben,aslında güzel bir kız olduğunu ona kavganın yakışmadığını düşünüyordum.Sesleri çıkarttığımda o kareden daha çekilebilir bir çirkinliği oluyordu bu karenin.
Kareler demişken geometrinin en sevdiğim konusuydu,kareli gömleğim ve pötü kare -buradaki pötü fransızca küçük demek okuyucu belki sen ona piti diyorsundur,canın nasıl kullanmak istiyorsa öyle kullan,özgürsün ki- pantalonum en sevdiğim ikiliydi,gerçek bir simetriye sahip kare evimiz ve kare odam...yuvarlak bir dünyada kareyi seversen başarılı olamazsın,başarısızdım ve muhtemelen herşeyin sorumlusu karelerdi.
Ve olmadık zamanlarda kafama takılan binlerce detayın sorumlusu da onlardı.
Tuvaletteyken kırgın olduğum insanları,asansördeyken miami'deki lise arkadaşımı,seyretmediğim maçları... Sunum yaptığım anda balığım hayriyi, öss sınavında çaprazımdaki kızın nereli olduğunu... Düğünüm de evet derken neden 'evet'e evet dediğimizi,bebeğimiz doğarken,karımın çığlıklarında aslında onun çocuk doğurmak yerine iyi bir soprano olarak kendine kariyer yapabileceğini düşündüğüm gibi...
Yine aynı şeyin olması içler acısı.
Ben tam olarak şuanda bunları düşünüyorum.
Başkası olsa ağlardı belki,belki yalvarırdı,ardından "nasıl kaçabilirim?" diye düşünürdü.
"Abi çoluğum çocuğum var,yapmayın" derdi belki de...
Fakat etrafta fazla karınca olması,rutubetin olduğunu gösteriyor,rutubete olan alerjim midemi bulandırıyor.
Bu sırada " one more cup of coffee for the road" diye bağırmaya başladı bob dylan.Acaba yeni mi söylemeye başladı yoksa dinlemediğimi farketip bana mı bağırdı bilemiyorum.Birden aklıma ilk aşık olduğum kadın geldi,retro yıllar,bob dylan,herkesin vatkalı ceketleriyle salındığı o cadde...
Uzun boylu esmer ve yeşil gözlü kadın.Kırmızıyı seven,kırmızı oje ve ruj süren.
"one more cup of coffee for i goooo" kendimi kırmızılıya yalvarırken buluyorum.
Bir fincan kahve,kırk yıl hatırsız,sadece bir kere daha görsem seni,çok özledim.. sadece bir fincan kahve daha ben gitmeden? "to the valley below" cehenneme gitmek üzereyim,ellerimden tut!...

Silahını ateşledi ve bir ses duydum,ölmek için güzel bir şarkı değildi bu...
Bunu kim seçti?saçmalık...
"Close your eyes,close your doors,i ll be your bayb tonigh" yine mi sen Bob?
Ben boşluğa süzülürken hem de ölürken bruce wills filmlerinden bile daha afilli,
bu şarkı olmamalı...
"Knock, knock, knockin' on heaven's door" işte bu iyi...
Ben bu şarkıda düşerim kırmızılının kucağına,pötü kare gömleğim kırmızıya bulanmışken,kırmızlının gözleri kırmızıya çalmışken,kırmızı bir gün geceye gebeyken..
Ben işte böyle ölebilirim ancak...

Bob dylan- one more cup of coffee
Bob dylan- i'll be yours baby tonight
Bob dylan-knocking heavens door

"Zahir"


Paulo coelho deyince ilk akla tabii ki simyacı geliyor...
Zahir Orjinal adı The zahir paulo coelho'nun aşkı,kaderi,ün'ü anlattığı roman.
Zahir'i elime aldığımda "bir solukta okunacak" bir kitap gibi gelmemişti açıkçası.
Fakat işin rengi okumaya başlayınca değişiverdi.
Okudukça ne kadar farklı bir tarzı olduğunu anlıyorsunuz başta.Zaten başlı başına konu enteresan.Bir yazar ve onun gazeteci karısı... Değişik bir şekilde ilişkileri başlıyor,biraz çarpık,biraz garip...
Aslında paulo'nun tarzına da "biraz garip" desem abes olmaz sanırım.
Daha sonra yazarın karısı birden kayboluyor ve yazar'da esther'in yani karısının peşine düşüyor.
Ve olaylar başlamış bulunuyor.

Yazar'ın yani roman kahramanımızın gerçekten depresif bir hali var,Albert Camus'un hayat saçmalığını iç etmiş gibi,zaten yaptığı 3 evliliği umarsızca bitirebilmiş mesela.

Biryerde "Birisi gittiğinde gider;çünkü bir diğeri gelmek üzeredir,aşkı yeniden bulacağım" şeklinde yaklaşımı çok günümüze dair,çok "bizden" yapıverdi yazarı birden.

Zahir'i paulo coelho,karısına ithaf etmiş,düşünmeden edemedim,acaba kendilerini mi anlattı birebir olmasa da? -Neden olmasın?-

Zahir,okuması sıkmayan,değişik, "garip" bulduğum bir paulo coelho kitabı....

Kitap Can yayınlarından...


Sözün özü,mel sevdi,eller alsın okusun...




20 Haziran 2010 Pazar

Yağmurun bencesi

Küçükken yağmuru hiç sevmezdim.Paçalarım her zaman çamur olurdu,ayakkabılarım berbat hale gelirdi.Okula giderken beyaz çorabıma illaki bir kaç damla gelirdi,mahvederdi.
Saçlarımı ıslatmasından nefret ederdim hem sonra hasta da olurdum.
Yağmurun hüzünlü bir havası vardı hem,göğün ağlamasıydı bir nevi,dışarı çıkıp oynayamazdım,
gürlemesi çok fena korkuturdu.
Birkeresinde annem yağmur başladığında eve çağırmıştı ama ben kaçıp eve gelmemiştim,ıslanmıştım,hemde çok feci,sonunda iki şaplakla evde bulmuştum kendimi.

Büyüdükçe yağmuru sevdim.Bu aralar nedense hep kendimi "Allahım nolur yağmur yağsın"diye dua ederken buluyorum.

Yine paçalarımı ıslatmasından bu sefer örtümü düşürmesinden ve sinüzitim olduğundan başımı ağrıtmasından nefret ediyorum.

Fakat yağmurun hüznünü seviyorum.İnsan büyüdükçe hüzne alışıyor,yalnızlaşıyor, sanırım bundan yağmurun yalnızlaştırdığı sokakları seviyorum,ıslak yerleri,köşelere sinmiş kedileri,kaçışan insanları,dökülmüş yaprakları...

Kara kara bulutları seviyorum,toprak kokusuna bayılıyorum,şemsiyemi alıp yavaş yavaş yürümeyi,damlaların yanımdan hızlıca geçişlerini seviyorum.
Bazı yağmurların siniri alınmış oluyor,sakin sakin yağıyor şehre,öylesinde şemsiyemi bi kenara fırlatıyorum,avuçlarımı açıp yüzümü ıslatmayı seviyorum bu sefer.

Yağmur yalnızlığımı sevdiriyor bir yerde.Usul usul yağarken tüm kötü düşünceleri süpürüveriyor,kendimi kendimle bulmanın korkunçluğundan uzaklaştırıyor.

Bu gün yağmur yağdı,umarım yarın da yağar...

31 Mart 2010 Çarşamba

Aşk Dersi! /An Education






Herkese merabalarrr :)

Bugün uzunca zamandır merak ettiğim filmime gidebildim en sonunda!
O kadar merakla bekledim ama sanırım çok merak ettiğimden pek beklediğimi bulamadım.



Yoo hayır,kötü demem kesinlikle çok tatlı bir filmdi ama şaşırtan bir sonla bitmedi.Bu filmle romantizmin dibine vururuz,aşk acısı çekeriz diye düşünüyordum ama bize bunu yaşatmadı :)



Daha ziyade gerçekçi bir tavır vardı filmde,ders verici nitelikte. Bakın kızlar salak olmayın herşey zamanında güzel diiiiğmi ama mesajı!
Filmdeki müzikler güzeldi,kostümler güzeldi.
Zaten oscara 3 dalda aday film ama malum oscar hezimeti,alamamış hiç ödül.
Yeni bir yüz başroldeki zaten, kız çok hoşuma gitti benim, çok sevimli,liseli kız profili de çok yakışmış. Konu mu? Merak etmeyin hepsini anlatmayacağım tabiki :)

Son derece derslerinde başarılı genç kız -liseli- , bir gün romantik bir şekilde kendinden yaşça büyük bir beye aşık olur... Devamındaysa tabiki pembe hayaller girer devreye,ben okumak istemiyorum tripleri filan...

Dediğim gibi romantizmden ziyade gerçekçi bir tavırdı filmdeki.
Zaten izlerken acayip donduk sinema salonu çok soğuktu :) Fazla kalabalık olmaması -hafta içi olmasından ötürü- rahat rahat izlememize sebepti,yine de biz eğlendik sevdik.



GnC kampanyası başladı biliyorsunuz.. Biliyor musunuz ? :)
Eğer vaktiniz varsa gidecek başka bir film bulamıyorsanız bu filme gidin derim :)

Yani bu kampanyayı değerlendirin,biz bol bol değerlendiriyoruz,çünkü kişi başı 3,5 ytl'ye tekabül ediyor!..






Şimdilik benden bu kadar,herkes kendine davransın :)



18 Mart 2010 Perşembe

Bir Film: Eşrefpaşalılar!


Eşrefpaşalılar,yeni vizyona giren bir film.

Aslına bakarsanız film vizyona girmeden önce hiç böyle bir filmden haberim olmamıştı.

Hatta afişlerini gördükten sonra bile bir çekiciliği yoktu benim için.

Fakat sonra sonra duyduğum yorumlar, verilen tepkiler çok hoştu .

İyi bir sinema sever ve izleyici olduğum için apar topar bizde gittik :)


Filmin konusu şöyleki,gerçekten kötü alışkanlıkları olan ,her türlü pisliği bulunan bir mahallenin in cin top oynayan camisine bir hocanın tayiniyle başlıyor.Daha sonra mahallenin "babası"nın sevdiği biri olup çıkan hoca mahalleliye örnek oluyor. Filmde herşey var açıkçası.

Gülüyorsunuz da,hüzünleniyorsunuz da.

Mafya da var aşk ta hoşgörüde.

Hepsini güzelce harmanlamışlar.

Yani açıkçası beklediğimden daha daha güzel bir filmdi.


Doğrusunu söylemek gerekirse,müstehcenlikten ırak,güzel vakit geçirebileceğiniz,tam olarak bir hafta sonu çoluk çocuk gidebileceğiniz bir film. Artık okadar meşrulaşıp bayağılaştı ki film sahneleri,her gün yayınlanan diziler bile öyle bir sahne olmadan bitmiyor. Çünkü reyting kaygısıyla çekilen dizilerin,traj kaygısı güden filmlerin "birilerinin sevişme sahnelerine" mecbur kalıyor. Ne yazık ki, reytinglerde bir hayli tavan yapıyor.


Aslında film sektöründe bu acı bir gerçek. Güzel yapıtların çok ödüllendirilmediğini düşünüyorum. Her yıl izlediğimiz oscarın sadece siyasi içerikli olduğu kocaman sırıtıyor.

Bizim ülkemizde recep ivedik gibi bir film, en çok izlenen film olabiliyor.

Recep ivediği küfretti,burnunu karıştı,müstehcen konuştu diye kızmıyorum,kızamıyorum.

Çünkü ivedikte izleyebileceğiniz müstehcen sahneler yok.

Haftalık bir dizide her türlü müstehcenlik ve ahlaksızlığın islendiğinin görebiliyoruz.

İvedikte ise insanlar,sokaktaki ahmet abinin,ali dayının, abartılı bir karikatürünü perde de görünce gülüp mutlu oluyorlar. Az buçuk kendinizden birşeyler bulduğunuz her filmi seversiniz.


Aslına bakarsanız bağnaz bir bakış açısı değil bu. İşlenebilir pek tabiki de. Ama çocuklarla izlenen diziler de bile bunlar mevcut. Mesela : Adanalı. Çoluk çocuk adanalıya özeniyor,Adanalı her türlü pislikte. Diziyi bilenler bilir ne kadar uygun?

Bir de ÇGH var. ÇGH 'nin son zamanlarda bakıyorum konukları hep küçük sınıflar,hep ilkokul çocukları. Tutup onları oraya bizzat öğretmenleri götürüyor. Ama işlenen konular, sevgili aldatması,sevgili olma çabaları vs. Bence bir tv programı bunları gözetmeli. Eğer izleyici kitleniz çocuksa ona göre dikkat edilmeli. ÇGH dikkat edemez,çünkü yazabildikleri bunlarsa, ebeveynler dikkat etmeli. Çocukların erken yaşta sevgili olmaları ne kadar normal? Gelişimlerini sevgili üzerine değil,mutlu,huzurlu sağlıklı başarılı bir yaşam üzerine tamamlamalılar. Rastgele izlediğiniz tv programlarının ona ne yönde nasıl zarar vereceğini ebeveynlerin bilmesi,takip etmesi şart. Sonra birbirini kesen,doğrayan,kız için birbirini şişleyen nesiller çıkıyor piyasaya.


Velhasıl kelam, Eşrefpaşalılar hoş vakit geçirebileceğiniz bir iki saat demek anlamına geliyor.

Bu haftasonu eşiniz ve çocuklarınızla,arkadaşlarınızla,annenizle babanızla bir gidip izleyin bence :)

25 Şubat 2010 Perşembe

Falsolu Hayatlara!


Çaresizce çıkmak zorunda her çalışta notalar ensturmandan,
O çalışlarla beraber dahil olmalılar dizeğe.
Do re mi kadar fa da lazımdır dizelere.
Falsoya yer yoktur müzikte!

Çaresizce çıkmak zorunda beşer hayat yoluna
Aldığı her nefesin hakkını vere vere yolculuk yapmalı,
Ufak tefek sıyrıklarına bakmamalı,
çıkın edindiğini azık bildiğini yola saçmamalı,
Falsoya yer yoktur hayatta!
Fakat falsosuz kul da yoktur dünyada...


****

Bilip yaşamak gerek! Haybesiz günler dilerim.

29 Ocak 2010 Cuma

Sıradan bir gün



Saat 07:18’i gösteriyordu,elinde süpürgesi her zaman ki gibi sokaklardaydı.Tek tük birileri geçiyordu yanından. Kimse günaydın demiyordu,hoş umurunda da değildi. On üç senedir çöpçüydü.onüç senede onsekizbinbeşyüzellisekiz insan süpürgesinin ucundan geçmişti,hiç birini önemsemediği gibi bu sabah kileride önemsemiyordu. Tek istediği huzurluca işini bir an önce bitirmekti. Yerdeki meticin kekinin kağıdını özenle attı küçük çöp arabasına. Kendi kızı da meticini çok severdi. Ödül olarak meticinleri vardı onların. Akşam eve dönerken meticin alıp kızını mutlu ederdi,aynı oranda mutlu olurdu. Birde ünlü olduğu zamanları düşündü. Yine bir sabah vardiyasında sokağın birinde çöpün yanında boylu boyunca uzanan kızın cesedini o bulmuştu. Kız,tecavüze uğramış ve onsekiz yerinden bıçaklanmıştı.. ses getiren bu trajik olayda tam on sekiz kez haberlerde boy göstermişti.Her defasında aynı şeyleri söyleyen görüntüsü yayınlanmıştı kanallarda.o zamanlar işini yaparken kendi kendine hep acaba beni tanıyan birileri çıkar mı? Diye sorardı. Yoldan geçen bir iki kişiye gülümseyerek bakardı. Evet o benim,o kızı ben buldum,gerçekten yazık dimi? Yanından geçip gidenler gibi yıllarda geçmişti. O kızın vücudu toprak olmuş,haberlerinde boy gösterdiği kanallardan biri kapanmış,mahalleye Katolik bir aile taşınmış,karısı onlara aşure götürmüştü.Yere düşmüş bir yaprak yığınını daha küreğine istifleyip onları da ait oldukları yere gönderdi.

Tam bu esna da saat 5 yönünde siyah bir Chery’e meymenetsiz bir suratla otuzsekiz yaşındaki doktor bindi.

Araba’nın kontağına sarıldığında ebesinden başlayıp ailenin son ferdine kadar içinden sövdü sövdü. Kızgındı,her şeye.Bir tek kendine kızgın değildi.Bütün bu geceler de olan da olacak olanlarda onun suçu değildi. İyi bir evliliği,sevdiği iki çocuğu ve dahası parası, çok parası vardı.yirmisekiz yaşındaki evli bir hastasıyla bir ilişki yaşıyor diye üzülmeyecekti.Bir bedel ödemeyecekti.çünkü her bedeli parasıyla ödüyordu,hayatındaki kadınlara çok paralar harcıyordu,bedel sadece buydu,başka bedeller olmayacaktı.
Sağ şeritten yavaşça ilerliyordu. Kayınvalidesinin asık suratını hayal etti, üzerine iki kahve fincanla ancak tahammül edebiliyordu. Canı kahve istemiyordu,şuanda hayattaki en son ihtiyacı olan şey kafeindi,buna emindi. Yönünü muayenehanesine çevirdi. İlk hastası bir ergendi. Klasik ergen takıntılarına kalp konsültasyonundan sonra sponsor ilaç firmalarla derman olucaktı.Rutin hasta muayenelerinden,testlerden ve sonuçlarından sıkılmıştı bile. Dün öğle saatlerinde gelen hastası hariç. Yirmi sekiz yaşındaki evli bayanın sorunu mutsuz evliliğiydi. Çaresi tamamen direk müdahaleydi. Hastasını çaresiz bırakmayı kim isterdi?
Tüm bu düşüncelerle muayenehanesine vardığında saat 09:18 di.

Muayenehane kapısının önündeki kediyi kovaladı.

Koşmaktan susamıştı. İnsanların özellikle küçük insanların kovalamalarından nefret ediyordu.Bu nasıl bir zevkti lan? Bu nasıl bir fanteziydi?
Yeni sahibini pek seviyordu.altmış sekiz yaşında bekar bir baydı. Çok kibardı. Onunla birlikte sekiz kediye daha bakıyordu. Hepsine belirli saatlerde bahçesine yemek çıkartıyordu. Saatleri şaşmazdı. Erken gitmese bile seslendikten sonra sorun yoktu. Her zaman yemeği hazırdı.
Artık yaşlanmıştı,bu yüzden mutluydu bu sahibi bulduğuna. Sayısını hatırlamadığı kadar çocuğu,sevimsiz tüyleri vardı. Eskiden olsa… eskiden olsa güzel kavgalar ederdi. Ama şimdi tek şansı bu ihtiyardı. Şüphe yok ki daha iyi bir sahip çıkarsa onu terk ederdi. Hiçbir insan evladı umurunda olamazdı. Sadakat ve sevgiden ziyade daha önemli sorunları vardı.
Sıcak bir yer istiyordu uyumak için. Yaşamak için yemek kadar kaldığın yerde önemliydi. Kendisine iyi bir yer veren sahibe sadık bile olabilirdi. Karşıdaki çöpe yöneldi,bakmakta yarar var deyip eşelenmek istedi. Bu sıra da karşıdan gelen uzun yüzlü, uzun boylu, gözlüklü çocuk kediye hırladı. Hakikaten, bu bir nasıl fanteziydi lan?
Gözlüklerini burnuna yerleştirdi. Aşıktı,herkesler ölsündü,batsındı bu dünya. Sonra vazgeçti,onun kendisini sevebilme ihtimalini sevdi, sonra bütün bu arabesk hallerden çıkıp marketten bir süt ve ekmek aldı,gözü meskafe üç in birlere ilişti,aşk acısının kafeine ihtiyacı oluyordu. Ama onları es geçti, biliyordu içten içe bu aşkı da es geçiçekti bir zaman sonra, ozamana kadar bununla idare etmeliydi. Herkesi ömrünün aşkını bulduğuna ikna etmeli,ikna olduklarını anladığında vazgeçmeliydi. Kasa da parayı öderken kasiyerin göğüslerine baktı. Aşık olduğu kızınkiler daha güzel olmalıydı. Sonra poşetini alıp hızla yola koyuldu. Kapıdan girdiğinde üşüdüğünü fark etti. Atanamamıştı, evdeydi,bir daha sınava girecekti,ömrü sınavlara girip çıkmakla geçmişti, formlara ödediği paraları biriktirse iş kurabilirdi,buna adı kadar emindi. Annesi kahvaltı sofrasından bir bakış fırlattı. Onu evde istemiyordu, uzaktan akrabalarının kızıyla evlendirmek,mürüvvetini görmek istiyordu. Haklıydı da. Her anne bunu isterdi. Aşık olduğu kızı düşündü birde. Annesi o kızı istemezdi. Ne önemi vardı ki? İşsizdi, hala bir öğrenciydi, inekliyordu, yaşlanıyordu ve he evet aşıktı. Arkasındaki sınıf öğretmenine aşıktı. Aynı dersanede olmaları, aynı sınıfta aynı havayı teneffüs etmeleri… kaderin cilvesiydi.öğle arasına çıkmalarına beş dakika kalmıştı. Çıktıklarında onunla bir şekilde sohbet edecekti. Kimbilir belki evlenme bile teklif ederdi. Oha abartmıştı, sadece beraber yemek yiyelim mi? Derdi. Şimdilik kafiydi.

Lokantaya arkadaşlarıyla gitmenin buğusunu içine çekerken, yolun karşısındaki avm’ ye takıldı gözü.

Saat 13:18’di. Avm de öğlen yoğunluğu yaşanıyordu. Saat sekiz yönünde süper minisiyle mistarbakskafe’ye yönelmiş bir hatun yürekleri hoplatıyordu. Muhtemelen öğle arasını kafein ve sigarayla geçirmek isteyen bir çalışandı. Gözlerin onun üstünde olmasına aldırış etmiyordu. “independent woman” yaftasıyla yaşıyordu, mutluydu,süper bacakları vardı,gösterebilirdi,kapatanların hepsinin muhtemelen selülit tarlaları vardı. Onu dikkatle inceleyen güvenlik görevlisi bayanı da görmüştü. Ona üzülüyordu. Erkek gibi giyinmek zorundaydı. Belki de kendisini kıskanmıştı. Yeni aldığı motiç ayakkabılarıyla zaten fark edilmemesi imkansızdı. Garanti bile verirdi, selülit tarlalı hatunlar bile giyse sükse yaparlardı.teşekkürlerdi motiçe. İyiki vardı motiç.

Caffè Misto’sunu yudumlarken karşı masada ki orta yaşlı beyefendiye ilişti gözü. Ayakkabı kemer saat üçlüsüne dikkat etmesi hoşuna gitmişti. Şıktı ve havalıydı.
Tüm bunları düşünürken avm nin bahçesinden bir çift geçti.

Çiftin kafasının üstünde hayal baloncukları vardı. Sürekli değişen,çeşitlenen hayaller silsilesi.
Gerçekleşmelerinden emin kurulan,üstünde oynanan,rötuşlanan hayaller. İşin kötüsü onlar hayaldi,bir balonun içindeydi,balonu patlatmaya bir iğne yeterdi,onların iğneleri dilleriydi. Ağızdan çıkanın iğneden farkı yoktu, onlar bunun farkında değildi. Henüz iki aydır beraberlerdi. Bir arkadaş ortamında özellikle tanıştırılmışlardı. İkisi de üniversitedeydi, ikisinin de geleceği parlak meslekleri yoktu. Şuanda umurlarında değildi zaten. Hayallerinde üç dört hatta sekiz çocuk bile yapabilirlerdi. Fatura,kira,kaynana gibi can sıkıcı detaylar plan dahilinde olamazdı zaten.ilk buluşmalarına kocaman buketle gitmişti erkek kısmı. Kız kısmısı buna sevinmiş,ballandıra dillendire arkadaşlarına anlatmıştı. Hediyelerin havada uçuştuğu dönemdeydiler. Aşkımlar,canımlar,cicimler düşmüyordu dilden…
Zaten zibilyon tane ortak noktaları vardı. İkisi de “barcelona barcelona” filminden nefret ediyorlardı, matriks üçlemesinden bir bok anlamamışlardı,yalnız kaldıklarında burunlarını karıştırmaktan acayip zevk alıyorlardı,spagetti’yi kırmadan yapıp gözlerine kadar bulaştırıp yemeyi seviyorlardı,futbol seviyorlardı, facebooklarından birbirlerine mesaj bırakmayı seviyorlardı,gizlice İsmail yk dinliyorlardı,papatya seviyorlardı,nil’den nefret ediyorlardı.
Daha nolsundu. Evlenip beraber geberebilirlerdi işte. Ötesi yoktu bu işin. Avmyi arkalarında bırakıp,bir cafe değiştirip,bir restauranta varmışlardı.iki karışık pide, bir ayran, bir diyet kola söylemişlerdi.Garson yanlarından ayrılınca duvardaki resimlerle dalga geçtiler. Bir tanesinde kadın erkeğe yalvarır gibi eteklerine yapışmıştı,kırmızı hakimdi. Diğerindeyse tam tersiydi.
Üçüncü resimde kadın ve erkek uzaklardı aralarında sadece siyah vardı.
Yemeklerini yiyip kalktıklarında saat 17:18’di.

Kızı evine bırakmak için bir taksiye elini uzattı. Bu sırada kızda diğer eline sımsıkı yapışmıştı. Sanki kaybolmak istemeyen küçük bir çocuk gibi. Devamlı birbirlerine bakıp gülümsüyorlardı.” Kelimeler kifayetsiz” kalıyor denmesi böyleydi. Taksinin biri durduğunda içinden sarıklı cübbeli bir adam indi, dehşetle bakıştılar. Çift taksiye yöneldiğinde cübbeli “estağfurullah” çekti. O sıra da karşıdan geçen bir emekli astsubay cübbelinin iç çekişine şahit oldu.

Astsubayın önüne mendil satan çocuk fırladı. Aynı ses tonu, akan burnu,sümüklerini yalayan dili,çorapsız ayakkabıları,dökülmüş dişleri… Buna hiçbir zaman dayanamazdı. Dayanamadı,mendili aldı.

Mendili bir liraya satmanın mutluluğuyla adamın yanından ayrıldı. Üşümüyordu sadece acıkmıştı. Beklide karşıdaki çocuğun yerinde olsaydı,kocaman robotu,sıcacık evi,güzel ayakkabıları,onu seven belki de bir abisi olacaktı. Aslında bir abisi vardı fakat onu hep döverdi. Döverken belki severdi de belki. Ama ne kadar sevilse de karşıda murgerkingteki çocuk kadar sevilmezdi. Murgerking’te kola-patates-hamburger yememişti hiç. Bazen bahçesine yanaşıp ağabeyelerden ablalardan isterdi. Veren olursa ancak kola içerdi. Üçünü bir arada yemek hayaldi.Esaslı bir hayal. O çocuk şanslıydı. Onun yerinde olsam iyi olurdu diye düşündü tekrardan. O sırada çocuk ve annesi ayaklandı. Dışarı çıkmaya hazırlanıyordu. Güzel bir mavi mont,siyah bere,eldiven. Annesi giydirmişti hepsini, keşke annesi bu kadın olsaydı. Dışarı çıkmışlardı bile. Anneye doğru yöneldi,sordu,gerçekten isterlermiydi ona yardım etmek?belki bir murgerking parası verirlerdi,belki sevip saçını okşarlardı,belki elinden tutup evlerine götürürlerdi.
Anne gülümseyip beş lira çıkardı cebinden. Çocuksa garip sesler çıkartmaya,huysuzlanmaya başlamıştı. Böyle garip davranmasına anlam verememişti ama zaten önemli olan parasıydı.Bu parayla murgerking de istediğini yerdi ama bu para onun değildi. İç geçirdi ve parayı cebine atıp uzaklaştı.

Anneyse huysuzlanan oğlunu sakinleştirdi. Arabaya doğru ilerlediler. İyi bir işi vardı. Maddi durumu da yerinde olmasaydı, kadın programlarından birinde boy gösterebilirdi.
Oğlu doğuştan engelliydi. Otistikti. Bu Allahın onlar için hazırladığı bir imtihandı. Buna kendini inandırmıştı. Oğluyla beraber cennette güzel günler diliyordu.
Oğlunun engelli oluşuna alışması hayli vaktini almıştı. Ama kocasının aldatışına ve terk edişine hala alışamamıştı. Çocuklarının bu halde olmasından hep o sorumluymuş gibi davranmış, bir gün biriyle olan ilişkisi itiraf edip kaçmıştı. Evet kapıyı çarpıp kaçmıştı. Her erkeğin yaptığını yapmıştı. Kaçmıştı. Sorun varsa erkek yoktu işte. Bu bir kanun değildi yok. Kanunlar bile çiğneniyordu çünkü ve bunu çiğneyen erkek görmemişti daha.
Ne sanıyordu ki?
Gittiği kadının koynunda rahat uyuyacağını mı? Biliyordu, bu ilahi adalet yakın zamanda tecelli edecekti ve tez zamanda layığını bulacaktı.
Donuna kadar her şeyini almakla başladı tabiî ki bu tecelli mekanizması işe. Herkesin yüreğini sızlatan bir tabloya sahipti. Nasıl almasındı? Ama daha durdu, yeni başlamıştı.

Eve vardıklarında annesinin uyumamış olduğunu diledi. Erkenden uyuyabiliyordu çünkü. Yorulmuştu. Bütün gün çalışıyordu,oğlunu özlüyordu,terk edilişin ve aldatılmışlığın,yüzüstü bırakılmışlığın acısını çekiyordu içten içe. Ayda bir kez terapiste gidiyor,küfür ediyor,ağlıyordu. Bazen de tek istediği sigara oluyordu. Bir tane sigara. Sonra yine oğlunu düşünüp unutuyordu sigarayı da. Ölmemeliydi çünkü. Minik kuşu o olmadan uçamazdı. Oğluna hep bakacak,hiç yanından ayrılmayacaktı.
Allaha beraber ölelim diye bir kez daha dua etti.

Telefonu çaldı,eline aldı,saate gözü ilişti. 20:48’di. Telefonu yanıtlarken karşı kaldırımdan iki kız yavaşça yürüyordu.

Evlerine gelmelerine az kalmıştı. İkisinin de eli kulağındaydı.telefonlarını kapattıklarında radyasyondan öleceklerini biliyorlardı. Dahası sigaradan da öleceklerdi. Hormonlu yiyecekler,dar kotlar ve düzensiz yaşamdan da. Öleceklerdi biliyorlardı. Geçen sene okullarında kafasına sıkılan bir kurşunla ölen kız gibi öleceklerdi. Hepsi akıllarındaydı ama şuan bunu düşünemezlerdi.
Çünkü biri bir türlü bitmeyen borçlarını kapatmak için bin tane yere part-time eleman olmak için başvurmuştu. Hiçbir tanesi dönmezken bu akşam bir tanesi can kurtaran simidi olmak niyetine girdiklerini,gelip bir görüşmeleri gerektiğini söylemişlerdi. Sonunda diye naralar attı içinden. Bu işi bulmazsa hapse bile girerdi belki, kim bilir. Diğeri laftan anlamayan annesiyle kavga ediyordu. Bu saat oldu hala neden dışarıdasınız? Tarzındaki sorulardan bıkmıştı. Üçüncü sınıf olmuştu. Büyümüştü bunu kabul etse ölmezdi. Ama edemezdi çünkü o anneydi o da anne olunca anlardı ve dıdıdıdıdıt dıt dı!

İki si de evlerine vardıklarında yorgunlardı ve bir heyecan vardı içlerinde. Bugün pek boktan ve sıradan bir gündü ama yarın başka türlü bir gün olabilirdi.

Belki yeni bir aşk bulurlar,belki yerden 80 tl bulurlar,belki marketin 8888. ci müşterisi olurlar ve sınırsız alışveriş kazanırlar,belki hocaları o ödevlerden 88 verirler ve okul hayatlarının seyri değişir.

Belki de biz şimdi biraz çikolata yemeliyiz dediler,moka kola içerken miskuik yediler.
Miskuik’in kabını cama çıkıp sokağa fırlattılar.

O sıra da miskuik bir bekçinin önüne düştü. Bekçi sinirlenip okkalı bir küfür savurdu.

Saat 23.58 ‘di..