29 Haziran 2010 Salı

Ding Dong


Bir chet baker edasıyla süzülüyordu o hayatta,o kadar depresif ve bir yandan çekici...


Masanın üstü gereksiz ayrıntılarla doluydu.Karşısında bekleyen kadın,kumral,32 yaşında yeni dişlerini yaptırmıştı.Baştan çıkarıcı gülümsemesiyle ona bakarken o gözlükleriyle baktığı bu hayatta bu kadını bile sevemeyecek kadar mutsuzdu.


"Ding dong" uyanış.. "ding dong" asansöre biniş.. dindong varış! Ding dong yeni yüz ding dong yeni yüz...


Ding Dong arası geçirilen abzürt zamanlar,tiktak arasında yokoluş...


Mana veremiyordu hayat bu kadar kısayken insanın hemde milyarlarcasının bu kağıt parçalarıyla oynadığı oyunlara,bu kağıt parçasına biçtikleri değere...


Hergün elinden milyonlar geçti,hiç birini sevmedi,cebine de koymadı bir tanesini bile.


Yaşayacak kadar olmasını tercih etti,tercih ettikleri için tercih edilmedi,terk edildi,yok edildi,hiç edildi.Hiçliğin uğrunda hiç olmak,boşluklardan boşluk beğenmek... Yaptığı buydu.Daha fazlası değil.


Rilke'nin Paris sıkıntısı gibi o da İstanbul sıkıntısı çekiyordu,tanrı'ya yalvarışları aynıydı.İstanbul yaşanacak yer değil tam da ölünecek yer olmuştu onun için.Yine de umutlanıyordu çoğu kez,Kieergard'a saygısızlık etmek istemiyordu,varlığın en saygın özüne en büyük saygısızlıktı çünkü umutsuzluk.


Kağıtları imzaladı 32 yaşında 32 dişli kadın,cuzdanına koyduğu kağıt parçaları için ihtiyatlı,kaygılıydı.Döndü ve gitmeye başladı... Herkesin gözü ondaydı,bacaklarındaydı,solomon burke belirdi sağ omzunda,ağırlığyla çöktü omzu,kulağına bağırmaya başladı none of us free diye. 32 yaşındaki yavaşça ilerlerken herkes onun tutsağıydı,dili söylemeye başladı ozaman,none of us free!






27 Haziran 2010 Pazar

Dylan'lı bir ölüm

Silahını bana doğrulttuğunda ağzımı açıp ellerimi kaldırdım.
Kulaklar basınca maruz kaldığında ağzı açmak onları rahatlatır.
Kulaklarımın rahatlamasına gerek varmıydı bilmiyorum,çoğu kez duymak istemediğim şeyleri duyuyordum insanlardan... O zaman sessizlik,en büyük nimetti bana.
En son kardeşimdi bana deli gibi "sessizlik" aratan...
Bir film karesi gibi,slow motion bana bağırırken ben,aslında güzel bir kız olduğunu ona kavganın yakışmadığını düşünüyordum.Sesleri çıkarttığımda o kareden daha çekilebilir bir çirkinliği oluyordu bu karenin.
Kareler demişken geometrinin en sevdiğim konusuydu,kareli gömleğim ve pötü kare -buradaki pötü fransızca küçük demek okuyucu belki sen ona piti diyorsundur,canın nasıl kullanmak istiyorsa öyle kullan,özgürsün ki- pantalonum en sevdiğim ikiliydi,gerçek bir simetriye sahip kare evimiz ve kare odam...yuvarlak bir dünyada kareyi seversen başarılı olamazsın,başarısızdım ve muhtemelen herşeyin sorumlusu karelerdi.
Ve olmadık zamanlarda kafama takılan binlerce detayın sorumlusu da onlardı.
Tuvaletteyken kırgın olduğum insanları,asansördeyken miami'deki lise arkadaşımı,seyretmediğim maçları... Sunum yaptığım anda balığım hayriyi, öss sınavında çaprazımdaki kızın nereli olduğunu... Düğünüm de evet derken neden 'evet'e evet dediğimizi,bebeğimiz doğarken,karımın çığlıklarında aslında onun çocuk doğurmak yerine iyi bir soprano olarak kendine kariyer yapabileceğini düşündüğüm gibi...
Yine aynı şeyin olması içler acısı.
Ben tam olarak şuanda bunları düşünüyorum.
Başkası olsa ağlardı belki,belki yalvarırdı,ardından "nasıl kaçabilirim?" diye düşünürdü.
"Abi çoluğum çocuğum var,yapmayın" derdi belki de...
Fakat etrafta fazla karınca olması,rutubetin olduğunu gösteriyor,rutubete olan alerjim midemi bulandırıyor.
Bu sırada " one more cup of coffee for the road" diye bağırmaya başladı bob dylan.Acaba yeni mi söylemeye başladı yoksa dinlemediğimi farketip bana mı bağırdı bilemiyorum.Birden aklıma ilk aşık olduğum kadın geldi,retro yıllar,bob dylan,herkesin vatkalı ceketleriyle salındığı o cadde...
Uzun boylu esmer ve yeşil gözlü kadın.Kırmızıyı seven,kırmızı oje ve ruj süren.
"one more cup of coffee for i goooo" kendimi kırmızılıya yalvarırken buluyorum.
Bir fincan kahve,kırk yıl hatırsız,sadece bir kere daha görsem seni,çok özledim.. sadece bir fincan kahve daha ben gitmeden? "to the valley below" cehenneme gitmek üzereyim,ellerimden tut!...

Silahını ateşledi ve bir ses duydum,ölmek için güzel bir şarkı değildi bu...
Bunu kim seçti?saçmalık...
"Close your eyes,close your doors,i ll be your bayb tonigh" yine mi sen Bob?
Ben boşluğa süzülürken hem de ölürken bruce wills filmlerinden bile daha afilli,
bu şarkı olmamalı...
"Knock, knock, knockin' on heaven's door" işte bu iyi...
Ben bu şarkıda düşerim kırmızılının kucağına,pötü kare gömleğim kırmızıya bulanmışken,kırmızlının gözleri kırmızıya çalmışken,kırmızı bir gün geceye gebeyken..
Ben işte böyle ölebilirim ancak...

Bob dylan- one more cup of coffee
Bob dylan- i'll be yours baby tonight
Bob dylan-knocking heavens door

"Zahir"


Paulo coelho deyince ilk akla tabii ki simyacı geliyor...
Zahir Orjinal adı The zahir paulo coelho'nun aşkı,kaderi,ün'ü anlattığı roman.
Zahir'i elime aldığımda "bir solukta okunacak" bir kitap gibi gelmemişti açıkçası.
Fakat işin rengi okumaya başlayınca değişiverdi.
Okudukça ne kadar farklı bir tarzı olduğunu anlıyorsunuz başta.Zaten başlı başına konu enteresan.Bir yazar ve onun gazeteci karısı... Değişik bir şekilde ilişkileri başlıyor,biraz çarpık,biraz garip...
Aslında paulo'nun tarzına da "biraz garip" desem abes olmaz sanırım.
Daha sonra yazarın karısı birden kayboluyor ve yazar'da esther'in yani karısının peşine düşüyor.
Ve olaylar başlamış bulunuyor.

Yazar'ın yani roman kahramanımızın gerçekten depresif bir hali var,Albert Camus'un hayat saçmalığını iç etmiş gibi,zaten yaptığı 3 evliliği umarsızca bitirebilmiş mesela.

Biryerde "Birisi gittiğinde gider;çünkü bir diğeri gelmek üzeredir,aşkı yeniden bulacağım" şeklinde yaklaşımı çok günümüze dair,çok "bizden" yapıverdi yazarı birden.

Zahir'i paulo coelho,karısına ithaf etmiş,düşünmeden edemedim,acaba kendilerini mi anlattı birebir olmasa da? -Neden olmasın?-

Zahir,okuması sıkmayan,değişik, "garip" bulduğum bir paulo coelho kitabı....

Kitap Can yayınlarından...


Sözün özü,mel sevdi,eller alsın okusun...




20 Haziran 2010 Pazar

Yağmurun bencesi

Küçükken yağmuru hiç sevmezdim.Paçalarım her zaman çamur olurdu,ayakkabılarım berbat hale gelirdi.Okula giderken beyaz çorabıma illaki bir kaç damla gelirdi,mahvederdi.
Saçlarımı ıslatmasından nefret ederdim hem sonra hasta da olurdum.
Yağmurun hüzünlü bir havası vardı hem,göğün ağlamasıydı bir nevi,dışarı çıkıp oynayamazdım,
gürlemesi çok fena korkuturdu.
Birkeresinde annem yağmur başladığında eve çağırmıştı ama ben kaçıp eve gelmemiştim,ıslanmıştım,hemde çok feci,sonunda iki şaplakla evde bulmuştum kendimi.

Büyüdükçe yağmuru sevdim.Bu aralar nedense hep kendimi "Allahım nolur yağmur yağsın"diye dua ederken buluyorum.

Yine paçalarımı ıslatmasından bu sefer örtümü düşürmesinden ve sinüzitim olduğundan başımı ağrıtmasından nefret ediyorum.

Fakat yağmurun hüznünü seviyorum.İnsan büyüdükçe hüzne alışıyor,yalnızlaşıyor, sanırım bundan yağmurun yalnızlaştırdığı sokakları seviyorum,ıslak yerleri,köşelere sinmiş kedileri,kaçışan insanları,dökülmüş yaprakları...

Kara kara bulutları seviyorum,toprak kokusuna bayılıyorum,şemsiyemi alıp yavaş yavaş yürümeyi,damlaların yanımdan hızlıca geçişlerini seviyorum.
Bazı yağmurların siniri alınmış oluyor,sakin sakin yağıyor şehre,öylesinde şemsiyemi bi kenara fırlatıyorum,avuçlarımı açıp yüzümü ıslatmayı seviyorum bu sefer.

Yağmur yalnızlığımı sevdiriyor bir yerde.Usul usul yağarken tüm kötü düşünceleri süpürüveriyor,kendimi kendimle bulmanın korkunçluğundan uzaklaştırıyor.

Bu gün yağmur yağdı,umarım yarın da yağar...