20 Aralık 2011 Salı

KOMA

Koridorlar, uğultulu bir sessizlik, solgun bakışlar, soran gözler... Bir de koku.

İnsanı iliklerine kadar rahatsız eden, aralıklarla zonklayan diş gibi acı veren koku.
Oldu olası sevilmeyen hastane kokusu, bu sefer yoğunluğunu artırmış ve "ben buradayım" mesajını içindekilere daha çok vermeye başlamış. Acıyan gözler var, hem bana acıyan hem de ağlamaktan acıyan.Bu iki grupta danışıklı bir ziyaret silsilesi oluşturuyor. Acıyan gözler grubu, aileme pekte genç bakışları, iç çekişleri yaşatırken ailem her geçen gün yaşlarına yaş ekleyip göz pınarlarını kurutuyor, gözlerini acıtıyor.

Ben mi? Ben gayet rahatım. Komaya gireli iki hafta oldu.Ziyaretçilerim gün geçtikçe azalıyor. Şuan için herkes hastanede, yanımda bekliyorlar. Ama biliyorum, zaman geçtikçe herkes teker teker hayatına geri dönecek. Şimdilik bu durum rahatsız etmiyor fakat bu süre kısa olursa açıkcası kırıcı olur.

Bir hafta önce gencecik halimle kaza yaptım, genç dediysem de otuzbeş yaşındayım. Ama bekarım, iyi bir işim var, böyle niteliklere sahipken gencecik oluyorum ister istemez.
Genç doktor beyin kanaması diyordu yanlış duymadıysam, duymuşta olabilirim, o kadar genç ve yakışıklısını görmemiştim daha önce. Yoksa görmüş müydüm? Ne önemi var?
Uyanamaya bilirmişim bile. Belki de uyanırmışım. Böyle söyledi burun kıvırarak.

Yani durumum muallakta. Ne olacağı bilinmiyor. Ne zaman bilindi ki?
Söz konusu bensem bu hep böyle olmuştur. Daimi belirsizlik.
İlkokulda şiir yarışmasına katılmıştım, günlerce heyecanla sonuçları bekledim. Öğretmenim bu gün yarın diye oyalarken haftalar geçti. Ve ben sonucu asla öğrenemedim. Belirsizlik.
Lise de bir çocuğa aşık oldum, o da bana. Buraya kadar her şey normal ve güzeldi. Ta ki çocuk abimin o "deli dumrul" lardan olduğunu öğrenene kadar. Onu sevdiğimi söyleyen notlar yazdım düzinelerce. Sonra o notlardan kayıklar yapmayı öğrendim. Cevap hiç gelmedi. Beni sevmiş miydi? Belirsizlik.
Üniversite de Devletler Umumi Hukuku dersinde sınav kağıdımın kaybolması. Kağıdım nereye gitmişti?

Gözyaşlarına katlanamıyorum. Hele hele benim yüzümden ağlayanlara.Annem babam... Nedense en çok canımı acıtan abim oldu. En son bisikletinden düştüğünde deli gibi ağlayıp küfretmişti. O zaman da annem küfürler ettiğini duymuş bir güzel azarlamıştı.
A bu arada hayatım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi mi geçiyor ne?
Mümkün değil. Çünkü ben duygusal bir insan değilim. Ölüyorsam bomboş bir acıyla ölürüm.

Belki de yavaş yavaş ölüyorum, mezar yerimi düşünüyorlar mı acaba? En çok sevgili yengem sevinir ölümüme. "Aaa öyle deme ölüm bu" dediğinizi duyar gibiyim. Ama gerçekten karşılıklı sevmiyoruz birbirimizi. O ölseydi benim canım abimin üzüntüsüne sıkılırdı, ona değil.
Ama onun canı abim üzülüyor diye acır mı bilmem. Gördüm o da ağlıyordu. Dermanım olsaydı "yapmaaa, sil şu timsah gözyaşlarını" derdim. Dermanım yok.
Hiç yok. Bu uyku nasıl iyi geldi bilemezsiniz. En yoğun zamanlarımı yaşıyordum ofiste. Zaten uykusuzluktan oldu bu kaza. "Ne zorum vardı gencecik bedenimle" böyle söyleniyordu koridorda komşu teyzeler. Hanımlar, bedenimde bende yaşlıyız ve ikimiz de bunu kabul etmiş durumdayız. Neden işi herkes adına zorlaştırıyorsunuz ki? Uyandığımda bana acımaktan vaz mı geçeceksiniz? Hayır.

Ölürsem diyorum, tabutumun üzerine de umarım gelinlik atmazlar. Çok acı. Onca yıl fakülteyi bitirmek için uğraş, gece gündüz deli gibi ezberler yap. Sonra sayısız davada başarıya imza at ve öldüğünde tabutunda gelinlik olsun. Beceriksizlikten evlenmedim değil hanımlar, istemediğimden evlenmedim. Cübbemi atın tabutumun üstüne. İnanın bana daha çok yakışacak.
Gelinlik trajedisine boğmayın kendinizi. Ben evde değil işte kaldım. Gayette mutluydum.
Ah başıma ağrılar girdi yine.
Zaten hep kadınlardan çektim ben. Erkeklerden değil. Onlar net oldular bana göre. Kesin hükümleri vardı. Mesela babam.
Tüm -malı, - meli eklerinin reelde pratiği babamdı.Tüm olumsuzluk eklerini emir cümlesi içinde kullanışıyla büyülerdi beni. Onun kesin ve keskin hükümlerinin üstüne laf söylenmez, tartışılmazdı. Belki de içimdeki adli yılsız mahkemenin babamla verdiği o mukaddes mücadelenin gerçekteki tezahürüydü benim cübbeli halim.
Yine de annemin belirsizliği Heisenberg'in belirsiziliğinden daha çetindi. Ve sanıyorum Heisenberg annemin belirsizliğini çözseydi biz faniler ona minnettar kalırdık. Nitekim kadın belirsizliği diye bir sorun yüzyıllardır var ve çözülemiyor. -Kendimi tenzih ederim. Ben her zaman net olmuşumdur.


Annem lafa başlardı. Başlardı sadece ve asla ne istediğini bilmezdi. Onu hiç bir şekilde mutlu edemezdik. Sorunsuz bir memnuniyetsizliği vardı. İnsanlık adına daha da beteri, onun gibi milyonlarcası olmasıydı. Bir dakika? Bakın normalde asla kafa yormayacağım bir konu hakkında yorumlar yapıyorum şuanda. Bu beynimin bana bir cezası olmalı, ona iyi bakmadığım için intikam alıyor benden.


***


Genç ve yakışıklı doktor geldi. Keyifle yaptığını düşündüğüm bu gözkapaklarımı kaldırma hareketini sırf afilli olduğu için yaptığını düşünmeye başladım. Uyanık olsam, o göz kapaklarımı asla çevirip bakmayacağım bir tipsin sen" diye haykırmak istedim. Yanlış. Göz kapaklarımı onun emrine verirdim. Kendimi kandırarak bunu yapardım. Ama şuanda acizim ve hastayım. Hem de ölümle nişanlı bir hastayım. Hem belki tabutuna gelinlik atılacak biriyim!Kaderim razı değilse acizliğim razıdır ölümüme. Ölebilirim.


Sesler... Bizimkiler olmalı. Çok uykum var, çok yorgunum. Sanırım uyumalıyım. İntikamın soğuk yenen bir yemek olduğunu öğrenmemiş olan beynime iyi davranıp onu serbest bırakıyorum. Gerçekten uyuyorum.

27 Kasım 2011 Pazar

Tavsiye kitaplar









Okunan kitaplar kütüphane de güzel güzel yerini alsa da, blog da yerini sanırım geciktiriyorum.



Size iki kitapla geldim.


Nilüfer Göle- Mahremin Göçü


Tess Gerritsen- İkiz Bedenler


Nilüfer Göle, benim fikirlerine değer verdiğim, beğendiğim sosyolog/yazar. Özellikle kendisinin samimi objektif duruşu, günümüz aydın geçinen sosyolog/ yazarlara örnek olabilecek nitelikte.

Modern Mahrem bunun en büyük kanıtı. Yetiştiği çevre, sahip olduğu hayat görüşüyle diğer yazarların aksine Modern Mahrem'le başörtüsüne objektif bakabilmiş, bunu ortaya koymuş bir sosyolog.

Mahremin Göçü'yle aslında bir bakıma Nilüfer Göle'nin hayat haritasını inceliyoruz. Kitap, söyleşi tarzında olduğundan samimi bir ortamda Nilüfer Göle'yle 80'lerden, darbe ve cuntacılardan, modernite'den, Akp'den konuşuyormuş hissi veriyor. Söyleşi, Ayşe Çavdar'ın elinden çıkmış.


Eğer bu konulara meraklıysanız kaçırmadan okuyun derim.


Tess Gerritsen,kendi alanında gayet başarılı bir yazar. Doktor oluşu sanırım kitabı yazarken büyük avantaj sağlıyor. İkiz Bedenler yine müthiş bir kurgunun, heyecan ve gerilimin kapılarını aralıyor. Kesinlikle içine alıyor ve bir solukta okuyorsunuz. Her zaman ki gibi Isles & Rizzoli'nin maceraları nefes kesiyor. Fakat kitabın kötü yanı, Isles & Rizzoli dizisinden beri karakterlerin hep dizide ki gibi kafanızda canlanıyor oluşu sanırım :) Böyle kitapların arada çerezlik okunması taraftarıyım. Gayette eğlenceli, harcadığınız vakte acımazsınız;)



Herkese keyifli okumalar, kitapsız kalmayın, kalırsanız haberim olsun, bir kargo yeter ;)








13 Ekim 2011 Perşembe

Uzun bir aradan sonra: Uçurtma Avcısı


Blog yazmaya hatırı sayılır bir ara vermiştim. Özellikle de kitap yorumlarıma. Sanırım artık hızlı bir dönüş yapmanın vaktidir. Kendi halimde okuduğum kitapları değerlendirmek ayrı bir zevk. Bunun yanı sıra, açtığım diğer blog ve etkinlikleride rafa kaldırdım. Takı işine tam gaz devam fakat ayrı bir blog zaten çok vakit ayıramayan biri için külfetmiş yeni anladım :)




Uçurtma avcısı, son zamanların gözdelerinden. Khaled Hosseini (Halit Hüseyni)'yse gözde yazarlarından oldu. Bir çoğunuzun okuduğunu düşündüğüm bu kitap hakkında yazmadan edemedim. Roman, Emir ve Hasan adında Afganistan'ın Vezir Ekber Han bölgesinde yaşayan iki çocuğun hayatını konu ediyor. Emir, varlıklı bir tüccarın oğlu, bir peştun. Hasan ise o varlıklı aileye hizmet eden ailenin oğlu, bir hazara. Aile'yi oluşturan bireyler Hasan ve babası Ali'den ibaret. Aynı memeden süt içen ama asla kardeş olmayan, dost gibi yaşayan ama hiç dost olamayan Hasan ve Emir'in hikayesi.Hikaye baştan sona Emir'in gözüyle anlatılıyor. Aslında başlamış gibi görünen hikaye, Emir'in Hasan'a ihanet etmesiyle başladığını hissettiriyor okuyucuya. Sonrasında gelişen olaylarla tahminlerden uzak bir şekilde hikaye şekilleniyor.



Kitap için çok boyutlu diyebilirim. Yani çok hüzünlü,iç burkan ve "insani" yönünün yanı sıra sosyal boyutu olan bir kitap. Afganistan'daki krallığın çöküşü, Rus işgali, sınıf ayrımı,etnik yapı, Amerika hayranlığı,Taliban yönetimi... hepsine değinilmiş. Emir'in varlıklı Baba'sı gelenekselci bir adam olmasına rağmen Amerika hayranı. Kitapta , Amerika'ya toz kondurmayan bir yön var. Ruslar türlü hakaret görür fakat kaçılan Amerika'dır, o bir "kurtarıcı" (!) dır.
Emir'in babasıyla sohbetinde babanın: "Üç kurtarıcı vardır Emir, Amerika, İsrail ve Britanya" demesi de zaten açıkca ortaya koymaktadır. Khaled Hosseini, Afgan bir yazar olmasına rağmen Amerika hayranlığını işlemesi aklıma Maalouf'un söylediklerini getiriyor : "Aidiyetlik, hislere göre olan bir olgudur"*. Yani Amerikalı bir "afgan" yazar olmak, onu çok kimlikli bir yazar yapar ama aidiyetini yine insan kendi belirliyor. Yine de insan okurken içten içe Muhammed Durra'ların hesabı olan bir ülkenin yazarından böylesini istemiyor, yani en azından kendi payıma.
Sınıf ayrımı ise kitabın başından beri en fazla hissedilen konulardan bir tanesi. Hasan'ın "pis bir hazara" olması ve başına gelenler ,en fazla acı yüklü satırları da beraberinde getirmiş.

Kitap, Everest yayınlarından çıkmış. Çeviri kitapların dilinin iyi olması çok önemli.Orjinalinde ki duyguyu ve lezzeti birebir başka dilde sunabilmek zor iş. Çeviriyi yapan Püren Özgören'i başarılı buldum. Sıkmayan bir dil, gereksiz ayrıntılarla boğulmamış, ne de çok yorumlanmış. Olması gerektiği gibi.

Son söze gelirsek, Uçurtma Avcısı, "Senin için bin tane toplarım" mutluluğu ve acısıyla yoğrulmuş , bir karma hayatlar treni. Vagonun birine atlayıp bu keyfi yaşamak ya da karşıdan el sallamak size kalmış...

Keyifli okumalar.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Bilmediğin değil, bildiğin labirent


Çok farklı bir zamandayım. Hem de çok farklı.

Uzaklardayım şimdi sanki. Uzaklardaki "Ben"'e bakıyorum. Gözlerim yaşlı, umutsuz ve istediği hiç bir şey yolunda gitmeyen bana...

Gülümsüyorum dedikleri gibi gerçekten. Bir gün tüm bu olanlara gülümseyip geçecek, çocukmuşum diyeceksin diyen herkes haklı çıkıyor. Ben ağlıyorum ve ben gülüyorum.

Zamanın hileli oyununun hilesini bulmuşcasına seviniyorum şuanda. Şuanda olanlar gelecek bana belki daha sevimli gelecektir. Gelecekteki ben! şuanki beni özleme lütfen. Daha mutlu daha huzurlu ol, beni oldugum yer de sev, beni fotograflarda sev mesela . Beni asla isteme ama. Tıpkı uzaklarda bıraktığım ben'e yaptığım gibi. Gelecek her zaman daha aydınlık olmalı.

Bütün bunları yaşayan benim. Evlilik tasması dedikleri şeyi parmağıma gecirecek olmanın verdiği çılgınsı mutluluğu yaşıyorum. Bunu aklı selimler yapmıyor inanın bana. Çünkü evlenmek delilerin icat ettiği bir şey. Hangi akıllı, hiç tanımadığı bir insanla bir ömür geçirmeye evet diyebilir ki? Hem insan okadar karmaşık ki ne kadar tanırsanız içinden okadar çıkılmaz bir hal alır. İnsanın bulmacası çözülmez. Bir kapısından girilip diğer kapısından çıkılabilen bir labirent değildir insan. İnsan gerçek bir labirenttir, labirent olmanın hakkını fazlasıyla verir. Labirent,evliliğin doğasını açıklama da birebir,aslında tam olarak bu!. Labirent Fransızca'dan gelir. Yunan mitolojisinde Girit kralı Minos tarafından mimar Dedalus'a yaptırılmış, bir yaratığı hapsedip ona 7kız ve erkek kurban etmek için. Minos'un kızı Ariadne Theseus'a aşık olur Theseus labirente yaratığı öldürmeye girer yolu bulabilsin diye kız ona yumak verir, ip sayesinde sevgilisi ve diğerleri dönüş yolunu bularak kurtulur.

Labirente girip yolu kaybetmemenin anahtarı yumağınızdır. Size yumak verip kapısında bekleyeceğine emin olduğunuz birisi yoksa o labirente girmeyi düşünmeyin bile. Yoksa talih size yaratığın yemi olmaktan öteye rol biçmez.

Fakat yine de yumağıyla kurtardığınız sevgilinizin sonsuz sadakat ve aşkla size bağlı kalacağı gibi hayaller kurmaktanda uzak durmak gerek.Yoksa sonunuz Theseus ve Ariadne gibi de olabilir, sevgiliniz sizi bir adada "unutabilir(!)" :) Bir beşerin tüm ihtimallerini hesaba katıp yola çıkmak en iyisi o halde.

Hiç bir labirentte kaybolmamak dileğiyle..

** Minyatür, Theseus yaratıkla boğuşması

5 Mayıs 2011 Perşembe

Abiler ve Kardeşleri -Birfilm,biranime

Şu hayatta sahip olamayacağım ve bu yüzden hayıflandığım, birilerini rahatça kıskandığımı söyleyebileceğim tek bir konu vardır; abiler!

Onlar ağabeyler, yeri gelip kardeşlerinin annesi babası olmayı o kadar güzel başarırlar ki! Kardeşlerine kıyamazlar, hele ki o küçük kız kardeşe...
Nasıl da isterdim bir ağabeyim olsun... "Seni abime söyleyeceğim!" tehditlerini savurabilmeyi, güvenle omzuna başımı yaslayabilmeyi, gece geç saatlerde onunla dışarılarda dolaşabilmeyi..
Abi güç, abi sevgi, abi çare, abi her şey.

Fakat abi sevgisini içime ilmek ilmek işleyen filmlerden bahsetmek istiyorum size.


Birincisi sanki bizim buralardan ekranlara taşınmış bir film.


"Mommo Kız Kardeşim" yönetmenliğini Atalay Taşdiken'in yaptığı 2009 filmi. Avrupa'da bir çok ödülün sahibi. Ödüllerden ötesi ,fazlası var filmde. Abi var mesela, ayşesi için, kız kardeşi için her şey olmaya çabalayan bir abi. O kadar doğal o kadar içten ve can acıtıcı işlenmiş ki konu. Ekrandan içeri dalıp olaylara el atmak istiyorsunuz. Sakin ve acı bir film.



Ahmet'in gözyaşları, Ayşe'nin saç telleri olan bir film. Sonu da başı da çaresiz.








Diğer film yani anime, Japonların "Hotaru no Haka" sı. (grave of the fireflies) - Ateşböceklerinin Mezarları" -. Anime seviyorsanız ki bu tarz eski animelere ben bayılıyorum, harika bir film. Bir animenin bu kadar yürek dağlayıcı olması gerekmiyordu diyor insan izledikten sonra. 1988, İsao Takahata filmi. Bu kadar gerçek olmasının bir sebebi de otobiyografik bir romandan uyarlanmış olmasıdır belki de. Film de Setsuko ve Seita 2. dünya savaşı sırasında kimsesiz kalıyorlar. Birbirlerinden başkası olmayan iki kardeş yaşamı biryerlerinden yakalamaya çalışıyor. Seita (14 yaşındaki abi) Setsuko'su için elinden geleni yapmıyor, o çok ama çok fazlasını yapıyor. Duygusal olmanıza gerek yok, bunlar her insanı ağlatacak türden yapıtlar. O yüzden izlemeye başlamadan önce selpakları hazır edin derim ben :)




Herkese şimdiden iyi haftasonları.

30 Nisan 2011 Cumartesi

Amin Maalouf- Semerkant


Amin Maalouf, şüphesiz bir çok kişi için iyiliği kabul görmüş bir yazar. Özellikle romanlarında ki şark dokusu herkesi derinden etkiliyor. Fakat bu zamana kadar hep okumayı ertelediğim, bir çeşit önyargının oluşmasıyla geç davrandığım Semerkant'ı hakkında yazmak istiyorum.


Kesinlikle nedensiz oluşan önyargımdan dolayı pişman eden bir kitap oldu. Ömer Hayyam, Nizammülmülk ve Hasan Sabbah'tan Titaniğe uzanan bir yolculuk var. Bu yolculuğu kurabilmek başlı başına bir maharettir zaten. Kitap yer yer Hayyam'ın rubaiyatlarıyla süslenmiş. Ömer Hayyam hakkında hiç bir fikrim yoktu okumadan önce, gerek kurgu gerek bilgi yönüyle tatmin ediciydi bu yönde.

Kitap aslında kendi içinde dört kitaptan oluşuyor. Aslında mantıklı olarak demeliyim. Çünkü dediğim gibi Ömer Hayyam'dan Titaniğe gelmek büyük maharetti.



Kitapla birlikte kesinlikle bir Doğu sevdasına kaymış buluyorsunuz kendinizi. Hani Elif Şafak'ın aşkıyla insanların Mesnevi'ye olan merakı nasıl arttıysa, Amin Maalouf kitaplarıyla şark kültürüne karışmak istiyor insan. Belki de Doğu'yu anlatırken böylesine içten oluşunun sebebi Beyrut'lu oluşudur.



Eğer sizinde ön yargılarınız varsa veyahut bir sebeple bu kitabı okumayı geciktirdiyseniz, geciktirmeyin. Soluksuz bir yolculuk var çünkü.



Öte yandan yaptığım bir hatayı paylaşmak istiyorum, Tara Kelly- Seni kaybedemem diye bir kitap almış bulundum. Bazen çerezlik kitaplar güzel gidiyor fakat bu kadar içi boş edebi güzellikten yoksun kitaplara karşıyım. Hiç bir öğretisi yok, hiç bir eğlencesi yok, hiç bir hoşluğu yok. Bunlar basılmasın bence. Ziyanlık. Bu tarz kitapları hiç mi hiç sevmiyorum. Tipine bakınca anlaşılıyor gerçi kitap :) Fakat yine de kesinlikle uzak durun derim ben çünkü zaman kaybı.



Hepinize iyi okumalar

17 Nisan 2011 Pazar

Kore üçlemesi -Daisy,finding mr destiny,oldboy

Bu ara çok fazla post yazamasam da son zamanlar da izlediğim üç Güney Kore filmini paylaşmadan edemedim. Çılgın Kore rüzgarına kapılmış biri olarak bu filmleri tanıtmasam boynuma borç olurdu :)

İlk olarak Daisy'den bahsedeceğim. Çok huzur veren bir filmdi benim için. Hollanda da çekilmiş bir film, manzaralar çok güzeldi. Oyuncular tanınmış oyuncular, kızımız sassy girl (!) ve filintamız woo sung gerçekten çok hoş adam :) Film genel olarak çok sessizdi, fısıltı halindeydi konuşmalar bile... Gerçi woo sung'a fısıldamak çok yakışıyor:) Konusu güzeldi, papatya teması özellikle güzeldi. Bir aşk üçgeni söz konusuydu, artık mukadderat diyebileceğimiz bir durum vardı filmde :) Genel olarak ben beğendim ama yavaş, sakin filmlerden hoşlanmayanlar sevmeyebilir bence.







Finding Mr. Destiny yeni bir film. Gong yo ve im so jung başrollerde. Yani Coffee Prince ve i'm sory i love you dizilerinin başrolleri bir araya gelmiş. Ben bu kadar eğleneceğimi tahmin etmemiştim açıkcası. Kore yapımlarında eksik bulduğum nokta fazla oluyor bazen. Ama bu film eğlenceliydi gerçekten. Gong yo hayranlarının kesinlikle izlemesi gereken bir film özellikle. Adama o şapşal haller aşırı yakışmış, daha da sevimli kılmış. İzleyin, eğlenirsiniz.



Oldboy, bu filmi izlemeyin ya, gerçekten izlediğinize pişman oluyorsunuz. İki üç gün üzerinizden etkisi geçmiyor, film adeta dayak atıyor size :) İğrenç, tiksinç, mide bulandıran, artı 18 yanı çok var. Öte yandan bu filmi izleyin, çünkü başka örneği yoktur ve çekilmez sanırım. Harika bir intikam filmi, yani dediğim gibi en azından dayak yemişe döndürüyor sizi :)
O yüzden bu filmi izleyin de demiyorum , izlemeyin de. Karar sizin :)

İyi seyirler

3 Mart 2011 Perşembe

Küçük Kareli Hayat

Annesinin ayakkabıları giyip yürümeye çalışan, aslında eziyetin ortasındayken kendini cennette sanan küçük kız mutluluğunu hissettim ilk önce. Çünkü bu çok zor ve uzak bir ihtimal gibi gelen bir şeyi tamamen olmasa bile elde etmiş olmanın sevincini yaşamaktı.
Hiç bir zaman çizemediğim rüyalarımı, hayallerimi dile getirmenin başka bir kapısına varmıştım çünkü. Bir vizörden bakan gözün çektiğiydi aslında fotoğraf. Kalemin müsaade etmediğine gözlerim bileti çoktan kesmişti. Yani hayallerime kavuşabileceğim bir yolculuğun bileti elimdeydi.
Herkes yanlış anladı aslında. Bir makine resmedemez asla hayalleri, makinelerin hülyası yoktur çünkü, ellerin vardır hülyası, bakan gözlerin vardır.
Her makineyi eline alan fotoğraf çekemezdi, her çocuğun resmi güzel olamazdı, her sigara içen adam kederli değildir, her güzel kız fotografa ruhunu satamaz.
Peri anne, sihirli değneği olduğu için peri anne değildi, o sihirli olduğu için değnek sihirliydi. Peri annenin ellerinden başka bir elde o sadece bir odundu.
Sihiriniz rüyalarınız, değneğiniz makinenizdir. Vizörünüz gözünüz,gözünüz vizörünüz.
Çizmeye yeteği olmayan ellerimin beceriksizliği yerini gören gözlerin becerisine bırakabilince güzelleşti hayat.
Küçük karelere sığdırdığım hayatı sevdim, suyu taşırmadan bardağa koymak gibiydi ya da yazlığa giderken sevdiğiniz tüm eşyaları bavula sığdırmak gibi.
Ya da sadece bir vesileydi hayatla ilişki kurmaya.
Bir nokta da hiç bir şeydi ve herşeydi.

13 Şubat 2011 Pazar

Yeni Kitap ve Filmler / Süper iyi günler,Diriliş, All good things


Size Whitbread 2003 yılın romanı ve kitabı ödülünü almış olan "Süper iyi günler yada Christopher Boone'un Sıradışı hayatı"ndan bahsedeceğim :)
Bizim ülkemizde "engelli" insan bilinci malesef hala oturmuş değil. Hayat tarzımız, mekanlarımız bu insanları hep gözardı eden cinsten. Yeni yapılarda engelli insanlar gözetilmeye başlansa da kafalarda yine de tam o bilinç oturmuş değil.
Bu kitap otistik bir çocuğun ağzından hayatı- hayatını ele almış. Çözdüğü o muhteşem (!) cinayeti :) gerçekleştirebildikleri, yaşadıkları, hissettikleri, davranışlarının nedenini, özetle otistik bir çocuğu anlatıyor. Otizm gibi zor bir konuyu anlaşılır halde, hatta keyifle anlatıyor. Kitap Christopher Boone'un ağzından yazılmış, o yüzden çok çok basit bir dil, şemalarla, resimlerle renklendirilmiş.
Bence çok isabetli olmuş. Matematik dehası, bilim meraklısı olması sebebiyle bir çok bilimsel veri, matematiksel ispatlar da var kitapta. Okurken bazı yerlerde kitaba girip Christopher'ı korumak istedim diyebilirim :)
Bu konulara meraklı ve ilgiliyseniz okunabilecek keyifli ve eğitici bir kitap diye önerebilirim.




Filmlerim ise Diriliş (After life) ve All good things ( Türkçe'ye ne diye çevirirler bilemiyorum :) ).
Diriliş 2009 filmi, başrollerin de ünlü oyuncular Liam Neason - ki oyunculuğunu gerçekten beğenirim-, Christina Ricci, Justin long var. Imdb puanı neden bilmiyorum düşük, 6,1.
Fakat ben filme 8,1 veririm :) Çünkü değişik bir filmdi bence, işlenişi güzeldi, son anına kadar ne olacağını merak ettim. Sinirlerimi de bozdu kesinlikle :) İzlemeden önce puandan dolayı tereddüt ettim ama puana kanmamak gerekiyormuş :)


All good things , 2010 filmi, gerçek bir hayattan esinlenerek yapılmış bir film, oyuncular gayet ünlü. Ryan Gosling - her kızın notebook'tan sonra aşık olduğu adam :) -, Kristen Dunst -Spiderman'in mary-jane'ni :)- . Dolayısıyla cidden güzel bir film olacağını düşünmüştüm ama aksine yanıldım. Bu ara izlediğim filmler beklentilerimin tam tersini verdiler bana :) Gayet sıradan basit ve sıkıcı geldi bana. Doğru düzgün bir olay yok, iki saat ekran karşısında cidden etkilenmeyi bekledim ama olmadı. En azından etkili bir son olsun yaaa" diye bile çığlık attım onu bile yapmadılar :) Benim puanım gerçekten düşük, acımıyorum harcıyorum filmi :)

Hepinize iyi okumalar, iyi seyirler :)



8 Şubat 2011 Salı

Hatırlanacak Bir Anı / Nae Meorisokui jiwoogae


Gecenin bir yarısı da olsa bu yazıyı yazmadan edemedim :)
Uzun zamandır bir "film yazısı" yazmıyordum ama bu yazmadan geçebileceğim tarzda bir film değildi.
Gerçekten bunaldığınız ama ağlayamadığınız sanki bir tek gözyaşı dökseniz rahatlayacağınız anlar olur ya, böyle bir anda izleyin bu filmi mesela.
İçinizdeki tüm sıkıntıyı gözyaşlarınızla dışarı atarsınız.
Çok mutluysanız izlemeyin sakın.
Çünkü ağlarsınız.
Çünkü ağlatan bir film, çünkü konu itibariyle zaten duyunca bile hüzünleneceğinizin garantisini veren bir film.
Bir de oyunculuklar güzelse...

Hatırlanacak bir anı (a moment to remember) 2004 -Kore filmi. Başroller de So ye jin ve Woo sung jung oynuyor.

Kendinden sonra bir çok Hollywood filmini etkilemiş diyebilirim, özellikle notebook, tam olarak bu filmden esinlenilmiş gibi...
Tam konu hakkında çok fazla bilgi vermeye niyetim yok, çünkü ben göz atarken konuyu öğrenmiştim, öğrenmeden izleseydim daha hoş olurdu.

Kore filmlerine düşkün olanların çoğunun bildiği bir filmdir muhtemel.
Kötü bir yoruma rastlamadım hiç, ben de de kötü bir yorum yok.
Etkileyiciydi ve ben tabi ki ağladım :)
Ağlamak ta güzeldir çoğu zaman...
İyi seyirler...

29 Ocak 2011 Cumartesi

Kazuo Ishıguro - Beni Asla Bırakma



Never Let Me Go yani "Beni Asla Bırakma" , son zamanlarda okuduğum enteresan romanlardan bir tanesi.
Konusu itibariyle okumaya başladığım andan itibaren tam filmlik dediğim ertesinde kesin bunun filmi vardır deyip molla google'a danışmamla 2010'da sevdiğim oyuncular tarafından filminin de çekilmiş olduğunu görmüş olduğum kitap.

Kaithy, Ruth ve Tommy yetiştirme yurdunda olan üç sıkı dosttur. Hailmshaim onlar için yetiştirme yurdundan daha fazlasıdır. Onların hakkındaki gerçekleri bir bir öğrenirken şaşırıyorsunuz, heycanlanıyorsunuz ve hüzne boğuluyorsunuz.
Kitap hakkında çok detay vermek istemiyorum. Ben yorum okumadan okudum. O yüzden daha güzel bir tat bıraktı. Genel olarak kitabın yorumlarında hep detaylara girilmiş. Ben bunu yapmak istemiyorum.
Gerçekten bir film izliyormuş hissi uyandırıyor tam olarak.
Bilimkurgu, dram, dostluk, sevgi, karmaşa... hepsi bir arada.

Gerçi kitabın çevirisini çok beğendiğimi söyleyemem. YKY başarılıdır fakat nedense çok bayağı buldum çeviriyi ya da belki de kitabın en iyi çevirisi bu şekildedir onu da tam kestiremiyorum :)

Filmini izlemedim, izleyenleriniz varsa yorumlarını alabilirim. Burada gösterime Mart 2011' de girecek diye bir yazı okudum fakat doğruluğundan emin değilim.

Kitaptan sinemaya uyarlamak zor iştir, öyle yerleri almalısınız ki konu da bütünlük olmalı. Tabii ki hiçbir film kitap ayrıntısını veremez ya da o tadı. Orası apayrı bir konu.
Fakat dediğim gibi o bütünlüğü sağlamak önemlidir, bu yüzden filmini de merak ediyorum.
Kitap Times'in "ölmeden önce okunması gereken 100 kitap" listesine de girmiş.

Ben beğendim, bu da mel'den hafta sonu tavsiyesi ;)

İyi okumalar!

26 Ocak 2011 Çarşamba

Bir Elif Şafak "denemesi" - Firarperest


Elif Şafak kuşkusuz son dönem yazarları arasında en meşhur olanı. Meşhurluğunun çok satan kitaplarıyla da ilintilendirmiyorum direk. Görsel olarak ta diğer yazarlara nazaran göz önünde bir yazar.
Elif Şafak'ın romanlarını severim. Kurguları güzeldir, dili güzeldir.
Zaten oldukça tutulan sevilen bir yazar olup çıktı.
Fakat denemelerin benim için özel olan yerini dile getirmişliğim çok. Ayrı bir lezzet ayrı bir haz duyuyorum deneme okurken.
Genelde denemeler bahar havası estirir bende. Kasveti ve bulanıklığı durultur, hengameyi kaldırır, günlük yaşama bir "stop" düğmesidir adeta.
Fakat Firarperest tamamen melankolik ve karamsar bir yapıya sahip. Sosyal kaygılar içeren, öğütler veren, içten içe örgütlenmeyi öngören, çok çeşitli renklere sahip bir deneme olmuş. Kitabın kapağı siyah. Tam da içeriğe uygun bir kapak tercihi. Kitapta ki çizimler de ayrı bir hava katmış. Tabi ki Menteş'in romana verdiği çizgi molasını hatırlatmadan geçemem bu noktada :)
Fakat dil konusu olmamış. Çok basit bir dili var. Sevemedim, beni okurken çok sarmadı.
Yalınlıktan ziyade basit bir dile sahip bir deneme olmuş. Denemelerin yalınlığı güzeldir fakat üslubu sağlamdır.
Açıkcası romanlarına nazaran başarısız bir deneme kaleme almış diyebilirim Elif Şafak için. En azından nazarım da öyle.
Deneme sevenler, okuyabilir. En azından popüleritenin gerisinde kalmazsınız :)

20 Ocak 2011 Perşembe

Yeni kitap: Muz Sesleri


Uzun zamandır yazmaya niyetlendiğim fakat ertelediğim, adı gibi kendisi de farklı olan değişik bir yolculuğa çıkaran bir kitaptan daha bahsedeceğim.
Ece Temelkuran Beyrut-Oxfort-Türkiye şeytan üçgenini oluşturmuş kitapta.
Savaşı, insanı, aşkı, kadın erkek diyaloglarını, merhameti, sevgiyi, kaybedişleri, yok oluşları, ümitleri, sevinçleri, duaları, sevişmeleri bu şeytan üçgeninin üç-geninde işlemiş.
Belki Beyrutta olanlara daha şairhane yaklaşmış diyebiliriz, belki daha çok hayal gücüyle süslü, gerçekten uzak.
Fakat yine de cümleler sağlam olmuş, beni etkileyen sözler çok oldu ki bunlar daha çok Dr. Hamza'nın tatlı kıbbesi Filipina'sı için yazdığı mektuplarda barınıyorlardı.
Savaşla ilişkilerin harmanlandığı bir kitap olduğu için değişik bir havası var kitabın.
Oxfort'lu Deniz'se hayalim de tam olarak yazarı canlandırdı. Her okuyan da bu hissi verdiğini düşünüyorum nedense.

"Muz sesleri duymayı dilemek, birine söz verebilmek, savaşın bitmesini ummak"

Kitap özetle buydu benim için, keyif alarak okudum.

İyi okumalar