23 Ekim 2012 Salı

Biraz internet olan bir yere göç edelim!




Bundan on yıl öncesine kameraları çeviriyorum. Buğulanan görüntü tekrar geldiğinde eve yeni gelen bilgisayarımızı hatırlıyorum.  Gri koca monitor, gri kasa. Eve bağlanan internet. İnternetsiz anların kurtarıcısı 196, mailler, mynet… Hepsi zamanla geri de kaldı. Artık msn bile tarih oldu diyebiliriz.
İnternet on yılda inanılmaz bir hızla hayatımızı ele geçirdi. Bilim kurgu filmlerinde robot istilası olur, insanlar bir zaman sonra o robotlara düşman olur hani. Çünkü etrafta çok robot vardır ve gerçekle mekanik karışmıştır. Bende aynısını internet için hissetmeye başladım. Sağımız solumuz önümüz arkamız  artık internet tarafından sobelenmiş durumda.
İnternetin yararları ve zararları tarzında bir makale yazmak değil niyetim. Nitekim onlardan binlercesi var. İnternet yararı ve zararıyla artık hayatımızın vazgeçilmez bir parçası. Onunla beraber yaşıyoruz.  Şu an sormak ve anlatmak istediğim şey bir aydır internetsiz yaşamam sonucu ortaya çıktı J  İnternetimiz var öyle böyle peki ya bir gün internet yok olsa?
Bir sabah kalktınız, maillerinize bakacaksınız. Bilgisayarı açtınız ve internet yok! Modeminizi kurcaladınız yok!. Telefonunuzdan girmeye çalıştınız olmadı, arkadaşınızı aradınız, ondada yok. Sorun giderilsin diye ilgili yeri aradınız, problem olduğunu söylediler. Sonra işe gittiniz işte de yok. Hiçbir yerde internet yok. Hatta televizyonu açtınız,  haberlerde sadece internetin arızası yer alıyor!..
Böyle bir durumda ne yapardınız? İşleriniz, arkadaşlarınız, sanal sosyal hayatınız, planlarınız, programlarınız her şey ama her şey yok olup gitmiş gibi olur değil mi?
Muhtemelen ekonomi biranda sarsılır,  tüm dünyada iletişim yok olur, telefon hatları kitlenir…
Küçük mü büyük mü kestiremediğim bir çapta kriz durumundan sonra insanlar tekrar adapte olmaya çalışırlar internetsiz hayata. Ama ne zor değil mi?
Sanki artık çekilen fotoğrafların anlamı yok gibidir, çünkü ekleyecek bir facebook yoktur.  Gerçekte yaptığınız 140 karakterlik geyiklere kankalarınızdan başka gülen yoktur, tarih oldu RT’ler… İnternet meşhurları, fenomenleri bunalıma girer. İnternetten ekmek kazananlar büyük bir yıkıma uğrar. Gittiğiniz yerde check-in yaparak  bildirdiğiniz mekanları artık annenizden başkası bilemez.  Yazılan bloglar, tutulan günlükler artık yerini kağıda kaleme bırakır.Siyasetçiler twitter’da yazışamaz ve şarkıcılar kavga edemez. Magazin sektörü büyük bir sekteye uğrar. Artık televizyona çıkmak gerçekten büyük bir olay olur.
Büyük bir bilgi ağı yerle bir olur. Atılan meydan lourrese’ler aranır belki çöplerden J
Gazeteler okunmaya başlanır, kitaplar daha fazla önem kazanır. Kütüphaneler yeniden gözde mekanlar olur  J Bilginin değeri artar  çünkü elde etmek gerçekten zor olur.
İnternetsizlik sanırım dünyayı  otuz sene öncesine döndürür. Çünkü henüz on senedir bu kadar faal olan internet sanki otuz yıllık bir gelişme sağlamış gibi.
Yine de sanırım en kötü internet, internetsizlikten iyidir.  Getirilerini olumlu kullandığınız müddetçe gayet keyifli bir nimet ayrıca.
Yazımı bu hisleri anlatan en iyi South park bölümüyle sonlandırıyorum.
Allah bizi internetsiz bırakmasın ! 






16 Ekim 2012 Salı

SİYASET VE DİN ÜZERİNE KÖKLÜ ÇALIŞMA / HERKES YÜREKLİCE DİNİNİ SÖYLESİN



Bu ülkenin büyük ve reddedilemez bir gerçeği var. O da  bayramlarımız. Gerek dinisi gerek resmisi hepsi milletçe içten sevinerek kutlanır. Milli bayramlar hepimizin. Bunda hiçbir yanlış yok zaten milletçe de kutluyoruz. Kutlamazsak kutlanmazsa protesto filan da yapıyoruz. Resmi de hiçbir sıkıntı yok ama dini bayramlarda gerçekten çok büyük sıkıntılar var.
Görünür de ülkemizin dini İslam. Tabii demokrasi var, Cumhuriyet var. Herkes inancını istediği gibi yaşıyor. Müslüman kadınların kamuda başörtüsüyle çalışabilmama durumu hariç. Ama laikiz sonucta. Neyse bir problem yok. Olması gereken bu zaten. Herkes istediği dine inansın çok güzel. Ama kardeşim dini bayramlarda sıkıntı çıkıyor tam bu noktada.
Hristiyanı, yahudisi,ateisti mateisti hepsi dini bayramı kutluyor. Daha doğrusu dini bayram tatillerinden nemalanıyor. En yakın örnek olarak yakında karşılayacağımız kurban bayramımız. Kurban bayramının 10 gün tatil olmasını en çok Müslüman olmayanlar bekliyormuş bir araştırmaya göre. Çünkü otel rezervarsyonlarını efenim yurt dışı tatillerini ona göre ayarlayacaklarmış. Doğru. Sonuçta Müslüman olan kurbanını kesen bir vatandaş yine dinin gereği gidip ailesiyle bayramlaşır, akrabalarını ziyaret eder, sıla-i rahim yapar.  Lüks otellerde yurt dışlarında fink atamaz. Atmak istemezde. Belki kurban bayramında bu durumun vehametini  pek anlayıp hissedemiyoruz. Ama size daha iyi anlaşılması için hemen Ramazan bayramını örnek vereceğim.
Ramazan malum mübarek bir ay. Son dönemlerde artık yazın sıcağına da geldiğinden kısmen zor bir ibadet olarak boy göstermeye başladı. Salih bir kula tabi açlık ve susuzluk vız gelir. Ama toplumsal bir gerçek olarak oruçla beraber saygısızlıkta artık hayatımıza girdi. Önceleri tutmayanlar tutanlara saygıdan yemezlermiş. Şimdide tutmayanlar “asıl o bana saygı duysun lan” kafasıyla insanın gözünün içine baka baka yemek yemeye başladılar. Hadi bunu da hasbinallah diyerek geçebiliriz. İnsanoğlu sonuçta şeytana bile pabucu ters giydiren bir varlık olabiliyor. Peki ya o lokantalarda, cafelerde gerine gerine yiyip içen vatandaşın ramazan bayramını en çok kutlamasına ne demeli???
Bir kere adı üstünde Ramazan bayramı. Ramazanda oruç tutana bayram. Sanane? Sen yedin içtin. Gezdin tozdun. Bir de en çok bayramı sen kutluyorsun. Bari gözümüze gözümüze sokma. Örneğin, facebooklarda foursquarelerde check-in yapan arkadaşlar.. Tüm ramazan boyunca, yok “a kafede böşramllaaa, b lokantada hakanımlaaağ”  şeklinde check-inler yap, sonra bayramda bütün smslerini bayram msjına harca, facebook’unda “şeker tadında şeker bayramı” yaz. Foursquare “Antalya beach club” yaz.
Göz göre göre tüm dünyada olduğu gibi yine müslümanın hakkı yeniyor. Buna devletin bir dur demesi lazım. Ben çözümü buldum. Hemen sunayım.  Öncelikle herkesin kimliğindeki “dini” hanesini düzeleteceğiz. İnanmayan adam gibi çıksın yüreklice inanmıyorum desin. Din hanesindeki yeri değişsin. Hatta alaca belece iş yapanlarda “sözde müslümanım” desin. Seçeneklere buda eklensin. Sonra edindiğimiz bu bilgiler doğrultusunda dini bayramlarda Müslüman olmayanlar bayramı kutlamasın çalışmaya devam etsin. Sonuçta işler sekteye uğramasın, devletimizde bu tatilin verdiği zararı asgariye indirmiş bulunsun.
 Gayet güzel ve akıllıca olan bu çözüm önerimi bir devlet bakanı olsun, sayın başbakanım olsun bu yazı ya bir şekilde ulaşırlarsa bence değerlendirsinler. Sonuçta hem dini hem de siyasi bir yarar söz konusu. Bende bir nevi amme hizmetinde bulunuyorum, eh helali hoş olsun.
Bu durumdan inanmayanların gocunacağını da sanmıyorum. Sonuçta yazı da ne bir itham var ne de bir yalan yanlış. Her şey açık ve net.

Gerçekler acı da olsa bayramlar tatlıdır...
Vesileyle şimdiden bayramınız bakın kutlu değil mübarek olsun :)

Melike Okkalı

Ekim-2012

10 Ekim 2012 Çarşamba

ANGRY BİRDS/ BİR 28 ŞUBAT YAZISI


Bu yazı 28 Şubat’ın tüm angry birdslerine “nanik” yaparak yazılmıştır.
28 Şubat. Tarihler 28 Şubat 1997’yi gösterdiğinde ben muhtemelen sokakta top filan oynuyordum. O zamanlar şimdiki çocuklar gibi elimizde bir apple yoktu. Angry Birdsler tamamen gerçekti. Bir sapandan bir
bir fırlatılan bu birdslerin yıkmaya çalıştığı o kuleler, çok zarar gördü.
Ben küçük bir yerde yaşadım, 28 Şubat’ta zaten küçüktüm. Hayal meyal hatırladığım televizyon haberleri ve ablamın üniversite de yaşadıkları protesto, polis ve eylem hatıralarından başka bir alakam yoktu. Zaman geçti ve ben büyüdüm. Büyüyünce   28 Şubat’ın aslında büyük bir yara olduğunu anladım. İnce ince akan bir kan, bu kana alışmış bir bünye. Çünkü kapanmayan bu yara, insana  kendini “kapanmak ve açılmak” gibi bir ikilemin içinde bulduruyordu. Dahası bu ikilem gayet normalleşmişti. Okul kapısında açılan başlar itinayla dışarıda kapatılıyordu. Müslümanlar, yemek içmek neyse bu duruma da alışmıştı. Angry Birdsler belki  bu kısmi zaferlerinden bir nebze  olsa rahatlamıştı. Ama ben rahat değildim.
Çünkü hem okumak hem de en temel haklarımdan biri olan başörtüsünden vazgeçmek istemiyordum. İlk önce bu bir farzdı. Bir farz göz göre göre nasıl çiğnensindi? Çiğnenmeye değer miydi? Bir yandan da zamanında okuldan atılan, okulu bırakmak zorunda kalan ablalara  yapılan bir haksızlıktı başı açıp okumak. Ortada bir emek vardı, bir karşı duruş. En ikna edici odadan ikna olmayarak çıkanlara karşı bir boyun borcu. Bir müslümanın ruhu ateşli bir savaşçı olması gerekiyordu. Bizler de o kalmamıştı.
Üniversiteyi kazanmadan önce ettiğim dualardan mı yoksa şanslı kul olduğumdan mı bilemiyorum.  Üniversite hayatımı başımı açmadan okuyabildim ama birer şaklaban görüntümüz vardı. Örtü üstüne takılan peruklar bir sirk gösterisinden çıkma gibi olsa da kendimizce sisteme karşı aldığımız en güzel önlem, yaptığımız en güzel protestoydu. Açmadık ve şaklaban gibi de olsa dolaştık. İstediklerini vermedik. Mutluyduk. Çünkü artık bizde bu kulenin yıkılmaz birer direkleriydik. O ablaların belki silik bir uzantısıydık.
Zamanında insanları bir odaya tıkıp üzerlerine fırlayan angry birdslere karşı bir itiraz odası kurmuştuk kafamızda. Son senemde örtümle derslere girebildiğimde arka fonda zafer marşları vardı. “We are the champions”… Sonra yurdun dört bir yanından okulu bırakan ablaların tekrar üniversiteye afla dönebildikleri günler geldi. Okul koridorunda 99’un örtüsü ve pardesüsüyle dolaşan bir abla gördüğümde “işte geldiler” dedim. They are come back!!
Yaşlı gözlerle etrafa bakıyordu, belli ki ne yapacağını bilmiyordu. İmdadına yetişmeye çalıştık arkadaşımla. Neden ağladığını sorduğumuzda sekreterin ona bağırdığını anlattı. “Ne hakkı var bana bağırmaya?”  Hiçbir hakkı yoktu ama bu ülke de haksız o kadar çok şey vardı ki. Elimizle göz yaşlarını silmekten başka bir şey yapamadık. Yardımcı olmaya çalışırken kısaca hayatını özet geçti. Üniversite 3. Sınıfta bırakmak zorunda kalmıştı. Şimdi 3 çocuğu vardı. Eşiyle aynı sınıftaymış ,eşi bitirmiş. Hocalarından bazıları hala aynıymış hatta eşine selam söylemişler. “Zor olucak ama bitireceğim, bize çok çektirdiler” dedi. Muhakkak bitirmesi gerektiğini , onun hakkının en çok olduğunu söyledik. Ama ola ki sonrasında çalışmak ister. O zaman üzgünüz işte, kamuda başörtüsü hala yasak. Ya evde oturacak yada özel sektörde iş arayacak –bulabilirse-. Devlet başörtüsünü sindiremedi hala.
Zaman biraz daha geçti ve artık üniversiteler de 28 şubatın kurbanları boy göstermeye başladı. Nursuz bedenlere en sert cevap  bu bence.
Bu gün 28 şubat sorumluları yargıda. Bu gün yine de bir çok şey değişti. Bana bıraksanız onların seviyesine iner bir angry birds olarak üstlerine yağarım. Tammaam,  diktatör ruhumu ülkenin selameti için susturuyorum ,yine.
 Öyleyse buradan tüm 28 şubat mağdurlarına selam ederim. Çivisi çıkmış dünyanın nizami bir adaleti olmadığı gerçeğini  silip süpüren bir “Allah adaleti” var çok şükür. Bu gün dünün angry birdslerine yapılan her türlü sorgulama bir ikna odasının yanında az kalır. Amma velakin Allah’ın ikna odası yok, icra odası var ya,  vay hallerine!.


 Ekim-2012
Melike Okkalı