30 Kasım 2013 Cumartesi

Bir güzel kafa- Hayao Miyazaki Animeleri


"Dünyadaki belli bir modele göre yaratmaya çalışmıyorum... benim dünyam daha büyük bir dünyanın parçası." 
                                                                                                                           Hayao Miyazaki


 Miyazaki animeleriyle aşağı yukarı herkesin tanıştığı kanaatindeyim. Neden derseniz, Heidi'yi izlemeyen ya da görmeyen var mı? Hah işte o Miyazaki'nin elinden çıkma.Daha önce de bahsettiğim "Akage no Anne" ya da"Anne the green gable" benim ayıla bayıla izlediğim çocukluğumun o şahane muhteşem çizgi dizisi yine Miyazaki'den.Ya da  Trt özellikle pazar sabahlarına harika Miyazaki animeleri koyardı. Farkında olmadan Miyazakiyle tanışmış olabilirsiniz :)

Her şey bir kenara, zaten Miyazaki'nin çizimi tek başına yeter. Özenle hazırlandığı, her detayın ince ince işlendiği aşikar.Doğanın özenle korunduğu, mimari yapıların olağanüstü olduğu filmleri hayretle ve severek izledim. Hele o karakterlerin çekiciliği!



Miyazaki'nin eserlerinin çoğu, modern dünyanın sistematize yapılarının ve rasyonel gerçekliğinin çok dışında, beklenenin ve bilinenin aksinde.Modernlikten uzak. Çoğu zamanda bu modernizmin öğüttüğü her şeye eleştirel boyutta.

Kendisi ayrıca "Sprited Away" le Oscar almış. Gerçi nazarımda başarı Oscar'la ilintili değil. Çünkü Jonny Deep'te Oscar almadı, başarısız mı? Mesela Tom Cruise'a hala neden last samurai'yle Oscar vermediler anlamam. Harika bir filmdi ve bence oyunculuğu da gayet güzeldi.



Bu doğa üstü karakterler, insanı rahatsız ediyor çoğu zaman. Evet tam olarak hissettiğim buydu. Rahatsızlık.
Bence bu "rahatsızlık" onun başarısı.




Sprited Away, çok enteresan bir film. Baş karakter nazlı Chihiro'nun diğer Miyazaki karakterlerinden farklıydı. Diğer filmlerin karakterleri genellikle cesur, özgüvenli ve iş bitiren cinstenken Chihiro, onlara göre daha mızmız ve işleri öğrenmesi zaman alan türdendi. Ayrıca metaryalist ailesinin kurbanı olduğunu da göz önüne alırsak, Miyazaki'nin modern japon ailesine yaptığı bir eleştiri dersem yanlış olmaz sanırım. Zaten bir arkadaşının çocuğundan esinlenerek ortaya çıkardığı "chihiro" bence artık dünyadaki "çocuk" ların yansıması. Sadece Japonların değil.



Howl'un yürüyen şatosu, kesinlikle favorim. Çizimler, senaryo ve tabi ki Howl :) İzlerken bazen "nasıl böyle şeyler aklına geliyor bu adamın" diyorum. Konuşan ateş bir tek benim hoşuma gitmemiştir.


Prenses Mononoke, fazlaca güzel mesajları olan bir film.Özellikle ormanın ruhu çok zekice bir karakterdi.  Sevdim.




Komşum Totoro, "ayyy" diyebileceğim sevimlilikte bir film. Satsuki ve Mei'nin  Totoro'ya sığınışında herkes kendi çocukluğundan bir şeyler buluyor. Oturup çoluk çocuk ailece izleyin. Totoro oyuncağı dünyada çok satmış bir oyuncakmış. Ama totoroyu görsem bende alırım hak veriyorum :)




Yüreğinin Sesi, o kadar sıcacık ve o kadar güzel ki. Gerçi miyazaki yönetmen değil senarist. Ama seversiniz, eminim.



Şimdilerde emekliye ayrılmış olan Miyazaki, yeniden Manga'ya dönüş yapmış. Sevindik elbette.

Derinlemesine tahliller yapmak elimden gelmez fakat, en azından insanı izlediğinde mutlu eden, unuttuğu duyguları hatırlatan, harika çizimleriyle sarsan bu adamı ve filmlerini paylaşmak istedim.

Ne iyi ettim dimi?


22 Kasım 2013 Cuma

Sarah jio / Yağmur Sonrası




 Selamun Aleykum gençler.

Blogumun sayfasını açıp açıp bir şeyler karalayıp yarım bırakarak kapatıyorum sayfayı. Son zamanlarda yaptığım şey tam olarak buydu.

Şeytanın bacağını kırıyorum o halde.

Bu kitabı yine sevgili kitap grubumuzla okuduk ki, böyle okumalar daha eğlenceli ve düzenli oluyor. Eğer ki kitap okumayı sevipte bir türlü istediğiniz performansı yakalayamıyor sanız tavsiye ederim.

Sarah jio'nun okuduğum ikinci kitabı ve kesinlikle mart menekşelerinden daha çok beğendim bu kitabını.

Sanırım bu sefer hikaye daha çok içine aldı beni. Romanın geçtiği adeta cennet çakması olarak tarif edilen Bora Bora adalarına mesela ilgim arttı :) -Tıpkı çokça ismini duyduğumuz Maldivler yada Phuket gibi-Duyduğum ama incelemediğim bir yerdi. Kitabı okurken ister istemez direk inceliyorsunuz ve olayların mekanlarını canlandırıyorsunuz :)


Hayatı gayet yolunda giden Anne hemşiredir ve  nişanlısı Gerard'la mutludur.Yakın zamanda evlenecektir.Biraz hoppa olan ama beraber büyüdüğü yakın arkadaşı Kitty bir gün pat diye bir karar alır ve ikinci dünya savaşına hemşire olarak katılmaya karar verir. Anne, Kitty'i yalnız bırakmak istemez ve alınyazısı bu ya, Bora bora'ya bir ada dolusu askerin içine giderler. Bora bora'da savaş yoktur, yakınlarındaki adalarda vardır. Ondan adada türlü türlü olaylar olaylar aman sabahlar olmasın durumu vardır. Anladınız siz zaten. Bir Pearl Harbor hikayesi  beklememeniz lazım :)

Heyecanla okudum, bir solukta bitti.
Her zaman dediğim gibi bu tarz kitaplar insanı gerçekten mutlu ediyor ama bu kitabın sonunda hüzünlendim biraz. Yani kötü bir son yoktu ama hüzünlendiriyordu insanı.


Biraz spoiler bundan sonrası...
Anne'nin Kitty'e olan sabrını sevdim. Zira benim öyle bir arkadaşım olcak bin kere arıza çıkarırdım. "Şuna bak ben onun için kalktım taa savaşın göbene geldim o her zaman beni ekiyo" gibilerinden... Yaptığı hovardalıklara lafım zaten yok...... :)
Her daim birbirlerine not yazışlarını sevdim. Gerçi bu kadının karakterleri hep birbirlerine not yazıyorlar belli. Bizde cep telefonu çıktığından beri not yazma işi bitti. Mutfağımızdaki notluğa eşimle notlar yazıyorduk. Sonra? En son benim notum aylarca cevapsız kaldı ve bende pes ettim :) Gerçek hayatın acımasızlığı diye buna deniliyor.
Westry'nin her an bir pislik yapmasını bekledim. Ama yapmadı. Halbuki benim içimdeki yazar, katilin ve pisliğin Westry olmasını, kız bunu anladığında sevgili nişanlısına koşturarak gitmesini ve kıymet bilmesini bekledim. Ama olmadı. Adam hem sadık çıktı, hem iyi hem de artizz. Kısaca adam king beyler. Fakat özümde de çok iyi bir insan olduğum için :) nişanlıyı aldatmayı filan ben hoş bulmadım. Zaten ben Bihter öldüğünde de "gebersin pislik" demiş insanım. Benden de bu beklenirdi.
Sonunda da Bora Bora gidip gömdüğü yerde buldu ya o bıçağı! Dedim ki bu Sarah ne kimya dan anlıyor ne coğrafyadan. Kimse de dememiş mi nasıl oluyor o diye. Bari o bıçağı böyle hakikaten derine bir yere gömdürselerdi.
Ama yine de sonunda o heykel romantikliği beni benden aldı. Her kadın Westry gibi bir adam bekler ama onlar işte kitaplarda Anne'leri mutlu ederler... Mukadderat :)


Mutlu olacağınız sevip sarmalayacağınız bir kitap.

Keyifli okumalar






28 Ekim 2013 Pazartesi

Alper Canıgüz - Alper Kamu/Cehennem Çiçeği



 Bookclub dediğimiz şey, okumak isteyipte bir türlü elinize alamadığınız kitapları/yazarları okutan bir oluşumdur.

Alper Canıgüz'ü, Menteş sayesinde tanıdım ve uzunca bir süre okumak isteyip okuyamamıştım.
Filintalarda da boy gösterince farz olmuştu.(Kendi adıma)
Girizgah'ı Oğullar ve rencide ruhlarla yapmak gerekirdi belki de ama Cehennem çiçeğiyle başlayınca da çok bir şey kaybetmemiş olduk.

Ana karakter Alper Kamu, 5 yaşında ama adeta 35 yaşında küçük bir adam. Boyundan büyük işler, düşünceler, olaylar peşinde. Zannederim ki, Alper Canıgüz'ün içindeki çocuk oluyor bu Kamu.

Kurguyu sevdim, Kamu'nun kendinden büyük laflarını sevdim, absürdlüğü sevdim.
Bir çok afilli cümlenin altını çizdim.
Fakat okurken yine de "bir Alex değil" oldum.
Menteşin yansıması sanki..Aynı kumaşın bir alt versiyonu gibi.
Tarz, kurgu
ve o devrik cümleler...

Hayır, yanlış anlaşılmasın, Menteş'i menem bir şey sanmıyorum. Onu sevmemin sebebi, romancılığımıza farklı bir soluk getirmesi. -Belki ondan önce bunu yapan çok kimse olmuştur onu da bilemem-

Velhasıl, Oğullar ve rencide ruhlar'a bir yerde denk gelirsem okurum.

Fakat okumak için delirmiyorum da.

İyi okumalar!

23 Ekim 2013 Çarşamba

Mart Menekşeleri


Selam!
Kitap klubumuzle (sum,durriyekta ve zuleyhacmm) okunan bir kitaptan, son zamanların hayli popüler kitabı Sarah Jio'nun Mart Menekşeleri'nden bahsedeceğim.

"Kocasından yeni ayrılan Emily, ilham perisi kaçmış bir yazardır.
Zamanında kitabı çok tutup satmışsa da bizim kendinden pek emin independent womanımız bir daha ilhamını yakalayamaz bir de kocası boynuzu takınca soluğu seneleeerdir görmediği Bee yengesinin yazlığında alır.
Bizde olsa, " utanmaz arlanmaz, senelerce aramadı sormadı çıktı geldi oh valla enayi yerine koyuyo bizi iyice bu" diyecek olan yenge, neüdüü belirsiz bir sevgi yumağıyla kızı sarar sarmalar.
Emily'de kendini çıktığı bu tatilde, kendini efenim bir james bond, bir rizzoli olarak bulur. Aşk, ihanet, aldatmaca, aksiyon ve dramın yaşandığı kitapta Emily yıllarca sır olarak kalmış bir durumu "alınyazısıymışcasına" açıklığa kavuşturur.
Tabi bir hafta önce kocasından ayrılmasını hesaba katmassak, iki hafta içinde körkütük aşık olup, hayatının aşkını bulur! Yine bizde olsa çokafedersiniz ama "bak bak yolluya bak iki hafta içinde kendine koca bulmuş, kesin önceden buldu, kocasıda ondan boşadı bunu. Amaaan soyları bozuk bunların zatii" şeklinde olarak yorumlanacak olay, adeta bir pembe panjur tadında işlenmiş.

Tabi Emily'nin kaçan ilhamıda 3 hafta içinde geri gelmiş oluyor :) Şimdi Emily, yeni sevgilisiyle bir yerlerde çok tutan kitabının partisini yapıp şarabını yudumluyodur kesin. Canım..."

şeklinde bir yorum yapabilirim. Diğer türlü yorumum ise;
İnsana umut aşılayan bir kitap, hayata bir yerinden tutunma sevinci veriyor. Kitabın kapağı bile mutlu ediyor insanı.Hele hele o püsküllü ayracı :)
Mutluluk uzakta olsa bile, bir gün olucakmış gibi bir hisse kapılıyor insan.
Debbie tarzı, insanı yormayan,bir çok mantık hatası olsa da kabullendiğiniz, kitabı kapattığınızda mutlu olduğunuz daha sonrasında yorum yazmaya kalktığınızda ise "neler oluyodu be" diyip kitabı şöle bir karıştırdığınız türden bir kitap.
Ben böyle kitapları okumayı seviyorum.

Keşke daha ucuz olsalar ....

12 Ekim 2013 Cumartesi

Kore'den Kankam Gelmiş, Evde bir bayram havası!

Selam!
Yazının başlığındanda anlaşılacağı gibi :) bu ara çok mühim misafirlerim vardı.
Zamanın birinde bir yazımda kendime bir penfriend bulduğumdan bahsetmiştim. Bizim Kore gezisi başka bir bahara kalırken o tatili için Türkiye'yi seçerek bana kocaman bir jest, kendisine de büyük bir iyilik yapmış oldu :)

Üç senedir Kore dizileri/filmleri izleyen biri olarak, Kore kültürüne dair bir çok şeyi öğrendiğimi düşünürdüm. Amma velakin Kore'li  gençlerle geçirilen saatlerden sonra aslında bir çok şeyi bilmediğimin farkına vardım. Öncelikle inanılmaz tatlı insanlar, acayip saygılı ve sevgi dolular. Çok güzeller - her ne kadar güzel olmadığını, yüzünde sıfır makyaj olmasına rağmen "makyajsız şok geçirebilirsin"diye iddia etmesine rağmen-, sevimliler :) Dizilerdeki gibi abartılı tepkileri şahane!
Geçirdiğimiz günler boyunca kendimi bir Korean dramanın içindeymişim gibi hissetmiş olmam ayrıca güzeldi :)
Yarı Korece, yarı Türkçe, genellikle ingilizce yaptığımız sohbetlerimiz inanılmaz keyifliydi :)
Bir çok şeyimiz benzer, bir çok şeyimiz farklıymış...

İlk buluşmamız, İznikte, baba evimde oldu. Malum İznik küçük ama tarihi bol, doğal güzelliği şahane bir yer olduğundan görmelerini istedim. İyi ki de istemişim çünkü bayıldılar.Hatta Yeon mi'nin en beğendiği yer İznik olmuş, İstanbul bile değil :)  Güneşin batışını izlerken "Kore de güneş çok uzakta gözüküyor nokta gibi ama burada çok yakın ve çok büyük çok güzel" diyerek hayran kaldılar.

Kore'de Türk dondurması çok meşhur ve pahalıymış. Ama insanlar pahalı olmasına rağmen yazın her gün alırlarmış.
Çayımızsa, çay severler arasında meşhur olsa da genel olarak çok bilinmiyormuş. Ve işin ilginç tarafıysa çay bardağı Kore'de yokmuş. Bardaklara çok şaşırdılar ve bir takım almaya kararlıydılar :)

Bildiğimiz çekirdeği bizim gibi yemiyolar :) Sadece içini çocuklar atıştırmalık çikolatalı sosun içinde tüketiyorlarmış. İlk denemeleri bizimle oldu ve evet :)Çok güldük çünkü Heungjin direk kabuğuyla çekirdeği ağzına attı :) Yemeyi öğretmekse zaman aldı. Aynı şey karanfil içinde söz konusuydu :) Direk çiğnedi ve sonuç "dişçide gibiyim" :):)

Beraber gezerken dört kişi bizi durdurup tanışmak istediler, tabi ki bunlar kpop, kdrama hayranları genç kızlardı :) Dizileri onlardan fazla biliyoruz bu kesin! Heung jin - ki gerçekten dünyası kitaplar- Kim hyun joong'u tanımıyormuş :) En sonunda " ben çinliyim aslında Koreli değilim" diyerek noktayı koydu :)
O kadar çok k pop ve kdrama bilip, insanların bu kadar ilgilenmesine şaşkınlar. Tüm ünlüleri biliyoruz biz tabi :) Favorilerimi sorunca cevap belli "Hyun Bin- Secret garden" Gelen cevapsa " That man" in müziği oldu ki gülmekten öldüm. Beraber olduğumuz zaman boyunca hyun bini bir şekilde izletti heungjin :)
Biz de onlara arabamızda dinlediğimiz kpopları çaldık :) Ama tabi Tarkan fanı olarak, Tarkanı'ı  da tanıttım. Düşünün Tarkan'ı bile tanımıyorlar... Olamaz dedim, şımarıkla girişi yaptım. Tabiki her yabancı gibi "kiss kiss" e baya kahkaha attılar :)
 Evimizde misafir ettiğimiz için çok mutlu oldular, anneme babama sarılıp durdular :) Hemen Türkçe cümlelerle teşekkür ettiler. Ama uzun cümleler bunlar.. Bu arada  okadar güzel okuyup telaffuz ediyorlar ki çekik olmasalar yabancı demezsiniz. Ayrıca doğru bir şekilde okuyabilmeleri de hayli şaşırtıcıydı açımdan.
Ankara'daysa bizi rahatsız etmek istemedilerse de eşimde bende onları otellere göndermeye gönlümüz razı olmamış. Bu durumdan sonra anladık ki, onlar da cidden yatak odası durumu yok -aynı dizilerdeki gibi- odalara yataklarını hazırladıktan sonra endişeyle " e siizzz siz napcaksınız" dediler ve ben o an dizileri anlamaya başladım :) hiç yataksız, odasız evlerde basbaya yaşıyorlar :)

Türk kahvesinden pek hoşlanmasalar da baklavaya bayıldılar :) Genel olarak ekmek yemiyorlarmış - bunu öğrenmiştik :) - o yüzden her öğün ekmek yenmesine şaşkındılar.
Kahvaltılarımız tamamen farklı olduğundan, her kahvaltı da gördükleri "domates-salatalık" ikilisi de onlar için farklıydı. Koreliler salatalığı sevmezlermiş, çoğu kimse yiyemezmiş kokusundan ötürü.

Dizilerde hep gördüğümüz "liselerin gecelere kadar" açık olması durumu gerçekmiş :) Sabah sekiz akşam 6 şeklinde olan liseler ailelerin baskısından dolayı 10 e kadar etüte kaldıkları oluyormuş.
İlk okul 4 sene, ortaokul 5 sene, lise 3 seneymiş. Üniversiteye 20 yaşında gidiyorlarmış ve üniversiteye bizdeki gibi sınavla gidiyorlar ama istedikleri bölümün sınavına giriyorlarmış.
Onlarda da KPSS varmış :):)  Sınav zormuş ve herkes devlete atanmak istiyormuş. Çünkü şirketler sabah 8 akşam 8 mesai yapıyorlarmış hatta bazen çıkışları gece 11 i bulduğundan devlete atanmak herkesin rüyasıymış.
Arkadaşlar edebiyatçı olduğundan bol bol edebiyat üzerine konuştuk ve "Lütfen anneme iyi bak"  kitabının yazarı arkadaşlarının eşi çıktı :) Yazarlığın karın doyurmadığından dem vurarak bana Korece "Orhan Veli" kitabını gösterdiler. Orhan Pamuk'un masumiyet müzesinin açılıp açılmadığını da sorduklarında hayli şaşırdım :)

Yaşlı nüfus budist olsalarda genç nüfus çoğunlukla hristiyanmış. İslam'ın nasıl olduğunu sorduğumda yaygın olmadığını, Amerikan dizilerinden filmlerinden geçen hisle biraz islamofobinin olduğunu anlattı ve bana "siz müslümanlar ölünüz olunca ağlamıyormuşşunuz, doğru mu?" diye sordu. Bu soruya şaşırdığımı söyleyebilirim :)
Bende tabiki üzülüp ağladığımızı ama isyan boyutunda olmadığını söyledim. Onlar ölülerini üç gün bekletirlermiş.Başında dua ederlermiş. Hani dizilerde gördüğümüz o cenaze seremonisi üç gün sürüyormuş. Çünkü ölünün hayata dönmesini beklerlermiş. Sonrasında gömülürmüş.
Ben elimden geldiğince namazı, ezanı ve dinimizi anlatmaya çalıştım. Korece Kuran bulamadığımdan hediye edemedim ama Heungjin'e tesbih -takke, Yeonmi'ye de yemeni hediye ettim :)
Salça zamanına denk geldiklerinden tüm taze salçaların tadına da baktılar ve annelerine birer kavanoz salçada yolladım :)
Sonuçta çekyatı görünce uzay mekiği görmüş gibi şaşıran bir millet bu :) Evde çekyatın açılmamış halini gördüğünde direk döşek-biliyosunuz yerde yatmaya bayılıyorlar- sordu Heungjin. Ben çekyatı açınca şok geçirip Yeonmiye bağırdı :) Ben daha şok olmuştum çünkü lütfen yani çekyat bu!!

O kadar çok konu var ki aslında toparlayamadığımdan bölük pörçük anlatmış oluyorum. Fakat böyle sohbet havasında yazmazsam hiç toparlayamayacağım :)

Onları mutlu edip şaşırtan diğer bir husussa Türkiye'de bu kadar çok tarihi eserin, uygarlıkların olması. "Kore'de bu kadar tarihi eser yok, doğal güzellik olsa da. Çünkü japonlar savaş zamanı bizim tarihimizi yok etmişler" dedi.
Bu kadar güzel şeyin bir arada olduğu bir ülkede yaşamak nimet aslında ama içindeyken bilemiyoruz tabii ki.

Son olaraksa beraber bir fotomuzu koyuyorum. Aklıma gelen diğer ayrıntılar da diğer postun konusu olsun. Bu da tüm Koreseverlere ufak bir bilgilendirme yazısı olsun :)




20 Eylül 2013 Cuma

Bozcaada Gezimiz

Selam!
Bu ara yine minik bir kaçamak yaptım. Ama bu kaçamak çok güzel, sevimli, huzurlu bir yere oldu...



Bozcaada'ya!

Ada'ya tek kelimeyle bayıldım!!! Gerçekten bu kadar beğeneceğimi tahmin etmiyordum. Çanakkale'ye ziyarete gittiğim Elif Abla'mın fikriydi kız kıza ada gezisi. İyi ki de böyle bir fikir gelmiş aklına :)

Şehitlikleri daha önce gezdiğimden bir daha şehitliklere gitmedik. Çanakkale'den çok bahsetmeyeceğim o yüzden. Ama kordonunu sevdim. En azından İzmir Kordondan kat kat güzeldi, kesinlikle. 4 günlük Çanakkale gezimizin 2 gününü adaya ayırdık. Yani bir gece konakladık ve kesinlikle yetti.



İlk söyleyebileceğim şey, İstanbuldaki adalara nazaran Bozcaada'yı çok beğendiğim, sevdiğim ve sıcak bulduğum olacak. Çok büyük bir yerleşkesi bulunmayan adanın sokakları harika!. Belediye kararıyla evler beyazdan başka renge boyanmıyor. Zaten insan orada bunu yapsa kendisini katil gibi hisseder sanırım. O kadar muntazam uyum var ki! Rum mahallelerinde her ev rengarek, cıvıl cıvıl, önünde muhakak rengarek çiçekler, ortancalar...

Kabak dükkanları çok dikkat çekici ve hoştu :)


Adanın turizmi canlı. Her deniz kıyısının kaderinde olduğu gibi orası da içkiye kendini teslim etmiş durumda. İçkisiz bir yer yok maalesef. Yine de bütün gün o sokaklarda kaybolmak, insana yetiyor.
Bozcaada'nın tam kıyısında bir kalesi var. Yapanı meçhul. Fatih ve sonraki kuşak tarafından restore ettirilmesiyle de dimdik ayakta. Gayet hoş.

Adanın üzümü meşhur olunca, şarapıda meşhur. İnsanlar ellerinde şarap şişeleriyle dönüyorlardı. Bizde domates ve gelincik reçeliyle döndük. Domates mi? ıykk.. dediğinizi duyar gibiyim. yoooo inanılmaz lezzetli!!
Ayrıca çiçek pastahanesinin damla sakızlı kurabiyesi de pek meşhur. Biz Anna'nın kini ( başka bir pastahane) aldık ve gerçekten bu ünü hakediyormuş anladık :)




Her yer çok bakımlı, çok temiz. Deniz şahane, rüzgar gülleri harika. Denize girenler için meşhur Ayazma plajı en temiz plajlardanmış. Kumu çok güzelmiş ve insana yapışmıyormuş. Gitmediğimden bilemiyorum :) Duyduklarımı aktardım.


Çok tatlı kafeler, dükkanlar var.

Otel yok, herkes evini pansiyon yapmış. Pansiyon olmayan ev sayısı az. İlginç bir anektotsa, adada hırsızlığın olmayışı. Bütün pansiyonların kapıları sonuna kadar açık, sahipleri Allaha emanet edip gitmiş :) Pansiyonumuza geldiğimizde kimse yoktu ama kapılar açıktı. Sahibi kocaman bir kağıda numarasını yazmış bırakmış.
Genel olarak her konuda böyleymiş ada. Gezerken hep "insan burada yaşlanmaz yaa" dedim :) Çok sevdim demiştim dimi?
İtalya'daki gibi vespalar var, çok tatlı :)



Fakat bir geceden fazlası da insanı sıkabilir. Şayet yüzmüyorsanız ve içmiyorsanız tabi :)

Eminim gideniniz çoktur. Gitmeyenlere de muhakkak yolunuz düşerse tavsiye ederim.
Makinanızı almayı asla ama asla unutmayın!!
Kurabiyeden ve reçellerden tatmayı da :)
Ve bol bol gülmeyi de...

İyi geziler!


17 Eylül 2013 Salı

Flower boy next door, Rooftop prince, İ do İ do


Selam!
Tatlı mı tatlı Kore dizileriyle karşınızdayım.




Öncelikle Flower Boy'dan bahsedeyim. Flower boy ramyun shoptan sonra next door u çıktı :) Ama bence kesinlikle next door daha güzel.
Başroller de Park shin hye, Yoon si yoon var ama bence diziyi yoon si götürüyor.Tip olarak evet başta çirkin gelebilir ama hayır çok tatlıı.. Park shin hye yi sevip sevmediğimi anlayamıyorum :)Zaman zaman beğeniyorum zaman zaman sinir bozucu buluyorum. Kız başrol olsa da. konu itibariyle o kadar az repliği vardı ki dizi boyunca ezber yapmadığından mutlu olsa gerek :)


Go dok mi (park shin hye) dışarı çıkmayan, daha doğrusu çıkamayan, asosyal, problemli bir kızcağız. Aynı zamanda karşı apartmanındaki o enfes yakışıklı doktoru dikizleyebilecek kadar da sapık :) napsın kuru kuru kendini kapatmak olmaz tabi :) Derken bir gün yine yakışıklı doktorun evini dikizlerken doktorun nesi olduğunu bir türlü anlamadığım ama ispanyadan ithal kardeşine diyeyim yakalanıyor ki o sahneler hayli eğlenceliydi.
Enrique' de ispanyadan yeni gelmiş, çok ünlü bir oyunun yapımcısı ama aynı zamanda çocuk gibi bir tip.



Bizim kıza kafayı takıyor haliyle. Kendisine bir süperman rolü biçmeler, ben seni topluma kazandırıcamlar...
Dizinin en güzel yanı sevimli erkeklerdi :) Yan roller de önplandaydı ve yan rollerin hepsi çok cici erkek karakterlerdi. Olaylar bir daire de ve apartmanda cereyan ettiğinden apartman sakini japonyadan yemek yapmayı öğrenmek için gelmiş watanabe, kızın yan komşuları oh jin rak ve dong hoon - ki pek komik ve sevimli bir çocuktu insanın öyle kardeşi filan olsa da sevse diye bakıyor- hayli eğlenceliydi velhasıl.


dizi boyunca bu çocuğa bayıldım, şu saykoylada iyi yaptılar aralarını :)



Dizinin ilerleyen zamanlarında neden kızın öyle olduğu filan çıkıyo ortaya. Bana o kısımları filan saçma gelmişti açıkçası. Ama bilirsiniz Kore dizilerinde bir takım bu tarz saçmalıklar olabilir, endişeye mahal yok :)
Sonundaysa tabii kii başrollerden birinin yurtdışına gidip bi aradan sonra gelmesi klişesiyle süslenmezse olmaz biliyosunuz :) o da öyle oldu. Bu sevimli oppalar için izlenebilecek eğlenceli bir yapım olmuş.



Rooftop prince, ilk bölümlerinde hunharca gülüp eğlendiğim bir dizi olmuştu. Geçmişten günüzümüze gelen bir prens ve yardımcılarının günümüze ayak uydurma çabaları çok komikti gerçekten. Geçtiğimiz dönem "tarihi diziler, zamanlar arası yolculuk" Kore dizi sektöründe modaydı. Tarihi dizileri sevmeyen biri olarak popülerliğinin yitmesine çok seviniyorum. Şimdi de hayaletliler moda ki "master sun" süper gidiyo, umarım sonu da güzel biter. Konuyu dağıtıyomuuyum ne :) Yoochuna alıştım artık, oyunculuğunu da seviyorum. Han ji mini de beğenirim. Ama o tatlı sevimli yardımcılar yok mu, diziye ayrı bir renk katmış.




Geçmişte veliaht prenses ölü bulunur. Bunun üzerine prens kendine bir gizli takım kurar, adeta bir a takımı :) Prensesin ölümünü araştıran bu Atakımı geçmişten geleceğe gelirler ve  Allahın hikmeti ya han jimin in evine düşerler.


Ondan sonra dizi başlar. Bizimkiler çağımızı anlamaya  çalıştıkları bir dönemden sonra, bizim prens reenkarnesine rastlar. Daha doğrusu reenkarnesinin hayatına bir şekilde dahil olur. Zengin bir ailenin sevilen torunu ve ona düşman kuzeniyle gelişen olaylar söz konusu devamında da.
Sonunu ise maalesef ki beğenmedim. Çok yorum yapmama gerek yok :)
Bu da tıpkı next door gibi tatlı oppalar hatrına izlenecek bir dizi.



i do i do, çok umutlarla başladığım bir diziydi iyi hatırlıyorum. Moda, ayakkabılar, uu .. Hangi kadın sevmez diğğmi? :)
Kim sun Ah'ı extra beğendiğim bir diziydi. Hatun çok hoştu.
Ayakkabılar hatrına keyifle izlediğim ama başrol çocukla Kim sun Ah'ı hiç yakıştıramadığım,aksine yan rolü daha çok yakıştırdığım :)  konusunun pek havada kaldığı, yer yer beni sıktığı bir dizi oldu bu ido ido.
Ama kim sun ah'ı severim, ayakkabılara bayılırım derseniz izleyebilirsiniz ama sorunsuz eğlenceyi garanti edemem ;)

Bu yazıyı günlerdir yazıyorum diyebilirim. Bir post bu kadar çileyle yazılamaz :) Aralıklarla yazdığım yazılardanda kopuyorum genellikle ama bunu iyi idare ettim bence. Şuan bu yazıyı bitirmek benim için dinlenme vesilesi. Evimde tadilat var ve inanılmaz çok işim var. Bana dua ederseniz çoook mutlu olurum.


Ayrıca geçen gün şu msjı aldım.


Büyük ihtimalle küçük bir kardeş. Üşenmeden facebooktan bulup msj attığına göre pek üzmüşüm onu. çok üzüldüm. Halbuse Bof için yazdıklarımı hayli geyik buluyordum ben. Onun hatrına Bof hayranlarından özür dilerim ama hayır jandiyi sevemeyeceğim ve evet onun yeaa diyen ağzına çarpabilirim hehe :)


Dua edin!.

27 Ağustos 2013 Salı

Nazan Bekiroğlu- Nar Ağacı




Allahın selamı üzerinize olsun!

Bizim bir okuma grubumuz var, bloggerlar olarak. -Genel olarak Ankaralılar ama uzaklardanda bacılar var-
şuanda üçüncü kitabımızı okuyoruz. ( Kızlar sizleri kucaklıyorum, süm'ün nar ağacı yorumu için tık Dürri yekta'nınki için tık) 

Kitap yazıları hayli zamandır yazmıyorum. Bu vesileyle yazsam iyi olacak değil mi?

Nazan Bekiroğlu'nu da nar ağacını da eminim okuyanınız çoktur. Çok popüler bir kitap.
Bense nedense hep Nazan Bekiroğlu'na karşı önyargılıydım. Biraz göz attığım "Yusuf ile Züleyha" sının o ağdalı dili beni yormuş, biraz kopartmıştı. Amma velakin, Nar ağacı tahminlerimin ötesinde çıktı.

Kitabı elime aldığımda çokta anlam veremediğim kapağına kitabı okuduktan sonra çokça anlam yükledim. Diyebilirim ki kapak, kitabı özetlemiş.
Kavuşamayan aşıklar, kültürel bir simge olmanın çok  ötesinde halılar, bitmek bilmeyen yollar, dağlar, hasret...
Hüzünlü sevdalar, geçmiş, gelecek...
Hepsi Nar Ağacında..

Kitapta sığ bir aşk öyküsü yok, gerçekçi bir kurgu var. Savaşlar var, ayrılıklar var. Sonra hayata bir yerinden yeniden tutunanlar var.
Settarhan var, yağız delikanlı. Zehra var çok güzel,nazlı. Bambaşka hayatlarda bambaşka hülyalar görürken birbirlerinin önüne düşen hayatları var...
Bunun yanı sıra, divan edebiyatından seçmeler var, bugünle geçmiş arasında yolculuk var. Gerçekten okudukça nefis tatlar bırakan bir kitap olmuş ama okumanız gerek :)
Yazarın edebiyatçılığı kitaplarında çok aşikar, buram buram kokuyor. Hani dersiniz "her kitap aslında edebiyatın parçası" yok öyle değil aslında.
Velhasıl okumanız gerek, başlarda biraz hikayeye giremeseniz bile -çoğu kimsenin öyle olmuş ama benim öyle de değildi- sabredip okudukça hikayenin içine iyice giriyorsunuz.

"Aşk bahane. Herkes kendini seviyor, bu cilvede kendi güzelliğinden emin olmak istiyordu ve tıpkı şu ayna gibi bu güzelliği yansıtacak, parlatacak bir ayna arıyordu"

 " Aşk olunca en çok ölüm hükmünü kaybediyor  ve insan kendini ölümsüz zannediyordu"

"Aşkın sebebi yok zamanı var. An geldi"

   ....   gibi güzel sözlerin altını çize çize okuyorsunuz. Kitabı kapattığınızdaysa bir yerlerde yaşayan Settarhan ve Zehra'nın mutlu olmasını diliyorsunuz.

Keyifli okumalar

16 Ağustos 2013 Cuma

Kayseri Gezimiz

Selam!
Bu sefer yolum güzel Anadolu şehri Kayseri'ye düştü. Eşimin işi dolayısıyla son zamanlarda bir ayağı Kayseri'de olunca peşine takılmadan edemedim :) Bir buçuk günlük kısa gezimiz, yetti arttı bile.


Kayseri, turizmiyle ünlü bir yer değil, kış turizmini saymazsak.. O yüzden buzdolabıma magnet  bile bulamadım (!) :)
Ama yine de gezilecek görülecek yerler var. Bolca kümbet ( kabir), Mimar Sinan'ın izleri, Selçuklu dönemi mimarisi ve benim hayli ilginç bulduğum "talas" görülmeye değer.  Ola ki yolunuz Kayseri' ye düşer, bir uğrayın, es geçmeyin.


Kayseri meydan'da Kayseri kalesi var, tadilat nedeniyle içine giremesekte estetik açıdan meydanı süsleyen surlar çok hoş. Meydan'da bir "information" var. Harita ve kayseri kitapçığı sizleri bekliyor, işinizi kolaylaştırıyor.

Yine Kayseri meydanda, bir çok tarihi eser var. Hunat hatun Külliyesi, kümbeti ve de camii, Alaca kümbet, tam meydanı süsleyen Bürüngüz cami, saat kulesi, maalesef yine koca meydanı kaplayan Hiltonun arkasındakı Mimar Sinan parkı ve Gevher Nesibe şifahanesi görülmesi gereken yerler.


Hunat Hatun, I.Alaaddin Keykubatın hanımıymış.Yani tam bir Selçuklu mimarisi olan Hunat Hatun külliyesi şuan kültür merkezi olarak kullanılıyor ve benim çoook hoşuma gitti. Külliyenin odaları "ney, ebru, Osmanlıca-Arapça, Kur'anı- Kerim" gibi odalara çevrilmiş ve aktif olarak kullanılıyor. Biz orada otururken bir sürü hanım geldi, aktivitilere katıldı, ortamın nezihliği ve tarihi oluşu huzur vericiydi.


Kurşunlu Cami, Mimar Sinan'ın eseri. Bu camiyi görünce zihnimde direk "Bosna" canlandı. Osmanlı mimarisi, kendini ayrıştırıyor, hissettiriyor. Gerek o ihtişam, gerek şadırvan...


Gevher nesibe hatun'nun hikayesi pek dokunaklı. Selçuklu hükümdarı II. Kılıçarslan'nın kızı olan Nesibe hatun, bir sevdaya düşer. Fakat sevdalandığı kişi bir komutandır ve bu izdivaca abisi izin vermez. Bunun üzerine Nesibe hatun ince hastalığa yakalanır. Son zamanları olduğunu anlayan abisi vicdan azabı duyar ve kardeşinden bir vasiyet ister, bunun üzerine nesibe hatun " benim hastalığımın çaresi yok madem, bir şifahane yaptırılsın, insanlar şifa bulsun" der. Bunun üzerine bu şifahane inşa edilir. Dönemin hem hastanesi hem okuluymuş aslında. Yani tıpkı üniversite hastaneleri gibi. Beni en çok etkileyen kısmı tımarhane bölümü oldu. Kan dondurucuydu kesinlikle!


Anadolu şehirlerinin yemek kültürleri çok fazla biliyorsunuz. Kayseri'de tabii ki bu şehirlerden biri. Mantısı, pastırmasını biliyoruz. Ama ben "yağlama" sını, "necmiye hanımı" nı , "fırın ağzı" nı bilmiyordum. Fırın ağzı zahmetli bir yemekmiş, yemeğe fırsatımız olmadı ama yağlamasını mantısını bol bol yedik :)
Mantısı gerçekten bir harika. O sosu, süzme yoğurtla, sumak, kırmızı biber ve naneyle iyice harmanlayıp yemek şartmış.(Kayserilinin dediği buydu ) Yağlama'da aslında lahmacun tarzı ama yoğurtla beraber yenen bir hamur işi. Hayli leziz. Tabi onu çatala takıp sarıp yeme usulu, marifet işi :) Kaşık-La ünlü mekanıydı ve açıkcası gittiğimiz başka yerle kıyas edince evet, hak verdik.


Bizim kaldığımız otel Real House Butik Oteldi. Hayli temiz, ferah bir otel. Düşünebilirsiniz, fiyat olarakta uygundu.


İlk günümüzün akşamı işten vakit sonunda ! bulabilen eşim ve arkadaşlarımızla Talas'daki seyir terasında çaylarımızı yudumlayıp günü bitirdik.

Kayseri'nin eski yapıları hep taş. Çok ilginç geldi oyüzden. Ve biraz da kasvetli. Ama taşın serinliği tartışılmaz :)

Talas, eskiden ermenilerin yaşadığı bir yerleşim yeriymiş. Şimdi insanların yazlık tarzı evleri var anladığım kadarıyla. Hayli eski ama ilginç mimari de yapılar var.
Talas'ı ve Nesibe hatunun tımarhanesini görünce, buralar tam filmlik diye geçirdim içimden.
Yani tam anlamıyla, korku filmi için ideal mekanlar :)
Talas fotoğraflarım henüz gelmedi :( o yüzden resimsiz bir Talas yazısı oldu bu. Ama gerçekten güzeldi :)

Kısacası Kayseri, beğendiğim bir şehir oldu. Şu "uyanık kayserili" kıssalarının nedenini anladığım bir geziydi de aynı zamanda :)

Sizlere de iyi gezmeler şimdiden!

Allah'a emanet!


8 Ağustos 2013 Perşembe

Going by the book, A were wolfboy, too beatiful to lie

 Selam sana ya blogger!
Ramazan bitti de bayram geldi bile. Yaşlar ilerleyince insan için zaman hızlı mı geçmeye başlıyor yahut hakikaten hızlı mı geçiyor bilemiyorum.

Herkese hayırlı bayramlar! Bu bayram şeker bayramı değil. Bu bayram orucu tutanların bayramı, oruç tutmayıp en çok bayram yapanların değil! Bayramımıza sahip çıkalım! :)

Madem bayram, sizlere bayram akşamları kardeş yeğen izleyebileceğiniz filmler önermeye geldim. Bu da bayram hediyesi olsun benden :)



Going by the book, son dönemlerde izlediğim en iyi absürd komediydi.  Tesadüfi izlediğim filmler genelllikle ummadığım şekilde iyi çıkıyor, bu da böyle oldu. Polis memuru Do man, hayli kurallara sadık, ne olması gerekiyorsa öyle yaşayan bir adam. Günün birinde bir tatbikat sırasında ondan hırsızı oynaması istenir. Do man "pişman olursunuz" dese de amiri ısrarcı olur. Film başlar. Çok güldüm. Eminim sizde güleceksiniz. Hem senaryo ve kurgu harika. Yine izlerken "bu adamlar bu senaryoları nereden buluyorlar" diye söylendim.
Afişi sizi yanıltmasın-bana sıkıcı gibi gelmişti-, hem imdb si hayli yüksek, 7,2. Hakketiğini almış.



Wolfboy, son dönemlerin ünlü ve en fazla izlenilen Kore filmi sanırım. Dürüst olmak gerekirse filmi götüren Song joong ki olmuş. Oyunculuğu harika. Bu çocuk çok daha iyilerine imza atacaktır, mel demişti dersiniz;)
Soon yi,- başroldeki kızımız-hastalığı sebebiyle ailesiyle kırsala bir eve taşınır. Fakat o da ne? Evin damından yabani bir çocuk çıkar. Bu çocukla aile ilgilenmeye başlar ve devamı gelir. İnsan izlerken Cheol su yu evine alıp bakmak onunla ilgilenmek istiyor :) Aslında bir aşk filminden öteydi. Yaşanılan şeye aşk diyemiyorum, merhamet, acıma vs. Karmaşık duygular yaşatan ve bu yüzdende başarılı olan bir film. Sonu mu? Ben izlemeden evvel kurtadamımızın öldüğünü düşünmüşüm nedense hep ? ama ölmüyor. Fakat insan "ölsemiydi acep" diyor. Öyle de değişik bir son :)



Too beatiful too lie, sırf Kim haneul var diye başladığım fakat hayli eğlendiğim bir film oldu. Doğrusu tam bir kim haneul fanı oldum diyebilirim. Kadını çok beğeniyor ve başarılı buluyorum. özellikle "blind" da süperdi.
Eski bir film olmasına, kim haneul biraz çirkin :P olmasına, başrolü pek hoş bulmamama rağmen konu itibariyle beğenip güldüğüm sevimli "sıcak" bir film oldu. Derseniz ki orta halli bir film de işimi görür. E buyrun :)


Allaha emanet.





27 Temmuz 2013 Cumartesi

Amour (aşk), Children of Heaven(Cennetin çocukları), the songs of sparrows(serçelerin şarkısı)


Selam.
yine filmler karmasıyla karşınızdayım. -ramazan ramazan -



Amour, Haneke'nin  aşkı acımasızca işlediği bir film olarak karşımıza çıkıyor. 2012 yapımı.

Doğal bir süreç olan yaşlılığın aşkla imtihanı nasıl olur? Yaşlanan insan artık aşka nasıl sahip çıkar? Kendine bile yetememeye başladığında aşk nelere kadirdir?

Kutsala dokunuyor Haneke ve biraz acımasızca, belki de çok gerçekçi. İnsan yaşlanmak istemiyor, acz insanın kanına dokunuyor ve aşk çaresizliğin sembolü oluyor.
Günden güne solan Anne, yaşamak istemiyor, insan izlerken aynı hisse kapılıyor.

 Faulkner'in eserlerinde zamanı gerçeğe yakın kullanması gibi Haneke kamerasını sabit kullanarak gerçekçiliği hissettiriyor ve insana  "sanki orada tam şuanda olanları gizli kameradan izliyormuş" hissini geçiriyor.

2 oda 1 mutfaktan oluşan ev, Haneke'nin anne babasının evinin birebir kopyasıymış, fakat avusturalyalı Haneke'nin evini parizyen yapmak için ufak detaylara dikkat edilmiş, bu yönden sanat yönetimi harika. Çünkü filmi izlerken o kadar o evin içinde yaşıyorsunuz ki o detaylar önem arzediyor.

Anne, Emanuella Riva, hayran kaldım. Üzülmeden edemedim, bu onun başarısı.
Georges, kanımı dondurdu. Beklenmedik ani çıkışlar, aşkın sonu, sabır...

Bir de kızları vardı, arada sırada uğrayan. Kendini bir gösteren, yoklayan. Kısmi kuşak çatışması..
Bir de dil.. Fransızcayı severim.

Sarsıcı bir sonla filme veda ederken, bize döndüm. Biz böyle olmayız, bizim değerlerimiz ve inancımız çok başka türlüsünü yaşatıyor, daha iyisini. Daha güzelini. İnsana yaşama dayanma sabretme gücü veriyor. İnanç her türlü aşka galip geliyor gözümde filmin sonunda.

Kpss'ye bile konu olan haneke'ye selamlar... neyse ki soruyu yaptım :)


Sinemayı, gitmeden yaşamadan farklı diyarları evimize, gözümüze getirdiği için çok seviyorum. Şuan bir yerlerde insanlar benim bilmediğim çok farklı hayatlar yaşıyor. Bu insanların hayatlarını asla tam olarak öğrenemem ama bilebilirim, az da olsa. Sonra... sonra şükredebilirim.



Majid majidi'nin iki filmi, cennetin çocukları ve serçelerin şarkısı...
Yüreğe dokunan filmler.
İran sinemasını seviyorum. Realiteyi gözler önüne seriş tarzını, düşük bütçelere rağmen büyük ses getiren yapımlarını...
Bu iki filmde aslında birbirine benziyor. Ama illa üçüncü olmaya çalışan Ali gibi, cennetin çocukları illa birinci.
Samimi, doğal ve sizin şehrinizde geçebilecek ve hatta belkide geçen hikayeler bunlar.
Cennetin çocukları, içimi acıttı. Yüreğim burkuldu. İzlerken dedim "Allahım, öyle bir gafletteyiz ki"
İki kardeşin bir ayakkabı etrafında dönen hikayesi. 
Keza serçelerin şarkısı da öyle. 
Büyümüşte küçülmüş adamları izlemek zor .




Keyifli seyirler.

21 Temmuz 2013 Pazar

Ramazan dolayısıyla kapalıyız / Closed during Ramadan!




Selamun Aleykum,
Yeniden yepyeni bir ramazanlayız.
Zaman ne çabuk geçiyor yahu, geçen ramazan anıları taptazeyken yeni ramazan geldi, on gününü yedik bile.
İşin aslı Ramazanları severim.

Ramazan, hakikaten bereketin ve iyiliğin somutlaştığı bir ay. Kalplerin yumuşadığı, kötülüklerin yeryüzünden ayrıldığı, ibadetin bollaştığı, insanların kaynaştığı... Allah tealanın rahmetinin insanın ruhuna bariz tecelli ettiği ay.

Çünkü ;

- Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur.
(Müslim, Sıyam 2, (1079))

Çünkü şeytan zincire vuruluyor. Hani böyle şeyleri insan kafasında pek canlandırıp, anlamlandıramıyor da yaşarken hissedebiliyor ancak. 

Mesela, içki satan yerler hemen bir tabela asar "ramazan dolayısıyla kapalıyız". Aynı şekilde ölümüne alkolik olsa da adam bir ay der sıkayım dişimi. Ramazana hürmeten...
Yada restaurantlar, iftara açılırlar ancak... "Oruçluysan gel" derler :) 
Sonra camiler dolar taşar. Çoluk çocuk dolar herkes camiye.. Aynı haremdeki gibi. Cıvıldaşır her yer. Adeta canlanır.
İftarlar verilir. Dostlar, akrabalar yemeğe çağırılır, sayir zamanda belki böyle bir etkinliğe çok girişmezsiniz ama iftar olunca başka. Hem sevabı da bol. 
Mübarek Kuran'a daha çok sarılır herkes, belki senede yüzüne bakmayan kimseler bir ayda hatim ederler :)
Sahurun bereketi var birde...
Ya fakirin doyması, yüzünün gülmesi.. Ya ramazan bereketi?

Ramazan,  pidesi gibi sıcacık bir ay gönlümde. Herkesin çocukluğunda da harika geçmiştir bu ay. Cami maceralarından, sahur sefalarına, kimsenin kötü bir anısı yoktur. Teravihe gidip namaz aralarında boğazı patlayasıya kadar ""Allahümme salli ala seyyidina muhammedininnebiyyil ümmiyyi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim." diyerek geçirmişizdir bu ayı. 

Zaman değiştikçe, ramazan ruhuda farklılaşıyor tabiki. Mesela artık belediyeler çok güzel iftar sofraları kuruyorlar, adeta imarethane. Herkes gidip iftarını açıyor. Fakir fukaranında bir ay karnı doyuyor, yüzü gülüyor hiç değilse. Bir de toplumca kaynaşmış oluyoruz. Öyle zamanlardayız ki, biri bize gülümseyerek bir şey ikram etse "acaba bu ilaçlı mıdır, yersem böbrekten olur muyum?" düşüncesinden iyiliğe ikrama sevinemiyoruz bile. Bu kadar yozlaşmışlığın arasında ramazan, otların içindeki gül gibi kalıyor adeta.

Mesela şuan, davuluyla geceye tokmak vuran davulcular var. Böyle güzel adetler bizi biz yapıyor, farkımızı ortaya koyuyor. İnsan diyor kendine, "işte benim memleketim, işte bizim Ramazanlar" .


Orucun nefsi terbiyesi, insani kamile erdirişi, ramazanın bol sevaplı hali ve daha nicesi, niceleri...

Hakkıyla geçiren bir müslüman için adeta bulunan bir gömü. Peygamber (sav) efendimiz hususi bu aya erişebilmek için dua etmiş. Sen pay biç burdan.

Böylesine mübarek bir ay sevilmez mi?

Sevilmiyor be hacım :) Sevmeyenler de çok. Dehşet! Şeytan bile zincire vuruluyor ama insan kendi nefsinden kurtulamıyor işte. Bağğzı şeyler (!) nasip olmayınca olmuyor, 
 Ramazan, toplumsal dinimizin gerekliliğinin yanısıra adetleri ve gelenekleriyle kültürümüzünde bir parçası. Herkesin dedesinin nenesinin dilinden dökülür "ah nerede o eski ramazanlar" la başlayan anıları. Kültür öğelerimize bu kadar yabancılaşan bir nesil, bana dokunuyor açıkcası. 
Avmler, lokantalar, starbuckslar, vs.. hınca hınç dolu oluşu, pervasızca suyu kafasına diken bir genç adam, durakta sigarasını tüttüren bir bayan... Böyle görüntülerin bizim toplulumuza yakıştığını düşünmüyorum.

Kimse tutmak zorunda değil, müslüman olmak zorunda değil amma yaşadığı toplumun böyle bir ayı varsa - ki sadece bir aycık- insan buna saygı duymalı. Kendi komşuna, kendi insanına saygı duymak bu kadar zor olmamalı. "Ben tutmuyorum, bana saygı duyulsun" düşüncesi çok bencilce, cahilce ve böyle kafalar artmaya başladı. Üzücü.

Velhasıl kelam, Ramazan ayı umduğunuzdan bereketli, hayırlı geçsin.

Rabbim nicelerine erdirsin.
Selam&dua ile 


"Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir"


(Bakara-153)


17 Haziran 2013 Pazartesi

AMASRA / SAFRANBOLU Gezimiz

Selam sevgili bloggerlarım,
Gezi yazılarıma devam etmekteyim :)
Sevgili eşim, evliliğimizin 1. yıldönümüne binaen amasra safranbolu gezisi ayarlamış, e böyle güzel sürprize hayır demek olmaz :) Zaten merak ettiğimiz yerlerdi,, vesileyle gitmiş bulunduk.

 Geziye iki gün ayırdık. İlk günümüzü Amasra'da geçirdik. Zaten iki yerde tek günden fazla vakit geçirilmeyecek yerler...
Amasra için öncelikle söyleyebileceğim şey "hayalkırıklığı" oldu. Amasra'yı harikulade sevimli bir sahil kasabası olarak bekliyordum, okuduğum bloglar, gezi yazıları ve duyduklarım... Böyle düşünmeye sevketti. Ama inanılmaz derece sıkıcı bir yerdi :)
Balayı için genel olarak tercih edilen bir yer. Küçük sessiz sakin kafa dinlemeli olur diye düşünüp tercih ederseniz yanılırsınız. Hele ki tesettürlüyseniz...

Amasra, doğal güzelliği olan bir yer. Denizi, doğası, atmosferi çok hoş. Ama o kadar. Onun dışında çok metruk, döküntü her yer. Restaurantlar, binalar... Belediye berbat. Hiç bakmamışlar ilçelerine. Turizmden geçinen bir yer bu kadar döküntü olmamalı. Bu kadar döküntü olmasına rağmen, yazla beraber çok turist geliyor çünkü Amasra çok şişirilmiş. Ama bir nanesi yokmuş, gitmeden anlayamıyorsunuz tabi :)
Gözünüzün gördüğü her yer pansiyon olmuş :) Evlerin manzaraları müthiş mesela :)Bu sebeple iki göz odalı evi olan hemen pansiyon yapmış evini. Ama şöyle doğru dürüst otel yok, temiz düzenli. Ayrıca çok da pahalı. Kaldığımız otel, sözde iyi bir oteldi ama ben hiç beğenmedim. Zaten göze çarpan güzellikte bir otelde yok.
Her yerde içki var. İnanılmaz, çay bahçelerinde bile içiyorlar. Çok rahatsız edici.


Deniz kenarı demek balık restaurantları demek :) Meşhur balıkçısı "Canlı Balık" a gitmeye karar verdik.-Gitmeden önce internette içkisiz diye okumuştum, demekki eskiden içkisizmiş, tarihe dikkat etmemişim- oturup sipariş verdik beklerken yan masamız doldu ve içki istediler... Tabi şok. Sorduğumuzda içkisiz yer yoktur diye cevap aldık garsondan. Gerçektende içki olmayan yerlerde bile millet içki isteyince getirttiklerine şahit olduk. Hüsran... Yan masadaki hanım muhtemel 5 yaşındaki kızı birasından içicem diye tutturunca tattırmak istedi ama eşi izin vermedi. "Ama baksın tadına bi acı olduğunu anlayınca istemez" diye eşiyle inatlaşıyordu. Bende ki şaşkınlığı düşünün.? Ne işimiz var burada diye  söylendim. Çok rahatsız ediciydi.
Meşhur Karadeniz salatasından yedik, gerçekten salata namı kadar varmış, pek lezizdi. Balıklarda övüldüğü kadar taze ve lezizdi. Ben balığı zorda kalmadıkça yemeyen biriyim :) Ama ağır bir balık kokusu yoktu beyaz et yiyormuş gibiydik :) Gayet iyiydi o yüzden açımdan.
Tavşan adası, kemere köprüsü, kalesi, çekiciler çarşısı, sahil kenarı... Amastris adlı persli prensesten kalma adı... Böyle söyleyince çok fazla yer varmış gibi gelse de hepsini gezmeniz üç saatinizi anca alır.


Amasra, tam olarak, eğer içiyorsanız ve denize rahatça giriyorsanız harika bir tatil yapabileceğiniz küçük bir yer. Onun dışında aktivitesi olmayan, doğal güzelliği olan bir yer. O da gerek kalabalık, gerek içki mekanlarının çokluğuyla gölgelenen bir yer... Balayı için filan düşünürseniz düşünmeyin. İznik çok çok daha güzel bir alternatif :) Orada en azından başınızı dinlersiniz hakkaten :)

Biz gerek yol gerek gün yorgunluğundan o gün Amasra'da kaldık ama siz öyle yapmayın :)  Sabah Safranbolu'ya doğru yola çıktık. Bu gezinin en harika anları yollardaydı diyebilirim. Ormanın içinden geçen yol harikaydı. Bu yolda gidipte içi huzur dolmayan yoktur.




Safranbolu, beklediğimden çok daha güzel bir yerdi. Eski şehir yani eski safranboluyla yenisi tamamen farklı yerlerdeler ve böyle oluşu süper olmuş. Böylelikle daha iyi muhafaza edilmiş o tarihi doku.
Safranbolunun hem mimari, hem tarihi hem de doğal güzelliği var. Tam kalyonun dibine kurulmuş, kuşbakışı görüntü harika. Unesco tarafından korumaya alınmış bir yer. Hakları var gerçekten korunması gerekiyor :) information'dan aldığınız haritayla gezmeniz 3 saat. Kaymakam gezi evi, belediye şehir müzesi, saat kulesi, bakırcılar demirciler arastaları, cinci han, hıdırlık tepesi derken vakit geçiyor :)


Bol bol güzel kareler yakalanıyor kameranıza, hıdırlık tepesinden manzara çok harika. Şehir müzesi, yani eski belediye binasında açıkcası pek bir şey yok. Hani müze ama görülmeye değer bir şey yok. Sadece yine oradan şehir manzarası güzel. Ama nedir gitmişsin, turistsin, bir faydam dokunsun diye giriyorsun içine :) Artık klasik bir şey ki o tarz müzelerde görülmeye değer pek bir şey olmuyor. Öğrendik.
Her yere giriş 1 tl :) Çok komikti, bir bir tırtıklıyolar resmen :) Yörük köyüne gittik, köye girişte bile para aldılar, 1 tl :) Tabi şikayetçi olmuyosun, bir tl sonuçta ama komiğimize gitti :)
Yörük köyü, safranbolu evlerinin olduğu, yörük çadırının olduğu ve gözlemelerinin meşhur olduğu,teyzelerin nenelerin el yapımı bir şeyler sattığı bir köy. Gitmişken oraya kadar, gitmemek olmaz diyosun ama çok bir şey yok yine de. Safranboluyla yörük köyü arasındaki  Meşhur Kadıefendi'de karnımızı da doyurduğumuz için hiç oyalanmadık diyebilirim yörük köyünde.


Arastaların hali berbat.Genel olarak her şehir, her ülke böyle. Her şey Çin'den gelme, Pucca aynasının üstüne yazmışlar "amasra" olmuş sana amasra hatırası :) gibi. Meşhur boncuk kafenin oradaki yemenici de el yapımı ayakkabılar, safranın hertürlü formunun satıldığı dükkanlar ve lokumcular daha çok orjinaldi diyebilirim.
Boncuk kafenin közde kahvesinden de yudumladık tabiki. Bize yapılan servis, şerbetle beraberdi, lokumsuzlardan olduk :)

Bu küçük seyahatimizi de böylece tamamlamış olduk, melden tavsiyeler bu kadar..
Gezecek olanlara bizden selam, düşünenlere fikir olsun.

Allah yar&yardımcınız olsun.


12 Haziran 2013 Çarşamba

Tess Gerritsen / Gece Nöbeti


Tess Gerritseni severim.
Rizzoli & İsles'dan dolayı. Kitaplarını geçiyorum o muhteşem diziyi bize ulaştırdığından dolayı.
Birde tess çekik. Çekikleri de severim.

Gece Nöbeti sanırım okuduğum en uzun kitabıydı ya da bana öyle geldi.
Çünkü biraz sıktı.
Sıkıcılığı uzunluğundan geliyor. 460 sayfalık kitapta 200 sayfalık olay var, yok.
Sonra konusu da ahım şahım değil. Şok etmiyor, şaşırtmıyor.
Klasik tess, sevilen bir yan karakteri yine öldürüyor.
Bense ezbere bildiğim bu senaryoları tekrar tekrar okurken, mutlu oluyorum.
Ama işin aslı polisiye gerilim derseniz grange derim.
Maalesef, nazarımda o fransızın eline su dökebilen çıkmadı.
Albros saç kesimli, bol kafeinli, paris sokaklarını arşınlayan orta yaşlı polislerin atıldığı serüvenler, akıl almaz ve rahatsız edici oluyor. İnsana "evet ya bu adam bu kitabı yazarken çok çalışıyor" hissi uyandırıyor.
Emeğe saygı!.
Tess bu kitabında inanılmaz tıp terimleri kasmış. Tıp öğrencisi olsam belki hoşuma giderdi (?) ama şimdi anlamadığım biton kelimeyle boğuldum okadar.
Dahası o bir doktor!. Bunu yazarken ya taze bilgilerinden yada fakülte kitaplarından yararlandı.
En kötü ihtimal bir doktor arkadaşıyla bir telefon görüşmesi yapmıştır.
Peki bana ne? Kadının çalışmadan yazması bana dokundu sanırım :)
Toby harper, kadın bir doktor -ki nedense toby erkek gibi gelmişti- olaylar onun ve brant hill denilen izole bir kodaman köyünün etrafında gelişiyor.

Elinizde varsa okuyun. Yoksa dert etmeyin, bir şey kaçırmıyorsunuz.


7 Haziran 2013 Cuma

İncarnation of Money, Love Rain, İ miss u


Selam bloggercanlar,
Kore üçlemesiyle yine karşınızdayım :) Bu sefer üç süper diziyle ama...
Karma bu sefer, güzel dizilerden.





İlk ve en en süper dizim İncarnation of money.. Kısaca money.
Kang ji hwan artık hatırı sayılır bir oppam oldu. Bu diziyle tamamen gönlümü fethetti. İlk sırayı tahtından edemese de ikinci sıraya kondu :)


Dizinin senaryosu da kurgusu da çok güzeldi. Sonunu da saçmalamadan -belki birazcık uzattılar ama- bitirdiler. Ama bu diziyi şahane yapan kang ji hwandır. Bu kadar net.
Tabi ji sewang'ın da (kötüjönümüz afişteki) hakkını yemeyeyim. İnsanı iyi uyuz ediyor :)
Dizi başladığında gerek afişinden gerek konusundan sıkılabileceğimi düşünmüştüm ama tavsiyeler üzerine hadi bakalım bir şans vereyim dememle, soluksuz izlemem bir oldu :)
Hem polisiye, hem macera, hem romantik, hem komedi.. hem aksiyon hepsini güzel harmanlamışlar.
Konusuna gelince.. Nasıl anlatsam bilemiyorum :)


Biraz karışık ve detaylı. O kadar detay verirsem izlemenizin zevki çıkar mı kestiremiyorum.
Yine de özetlemeye çalışırsam, lee kang suk  ergenlik zamanları :) zengin bir ailesi varken birtakım olaylar sonucu hem parasından hem ailesinden oluyor. Ama bu bir takım olaylar dediğim dizinin belkemiğini oluşturuyor ve ciddi sinir bozucu. Bir kaza sonucunda da hafızasını kaybedince yeni biri olarak hayatına devam ediyor oluyor lee cha don. Ona çarpan aile lee cha donumuza sahip çıkıyor okutuyor ve bir savcı yapıyor.
Savcı olmasıyla beraber kader bu ya lee cha doncugumuz asıl kimliğiyle bir bağlantı kurabilecek konuma gelmiş oluyor... Olaylar başlıyor. Böyle anlatınca sıkıcı gibi oldu :) Ama değil. Çünkü aslında çok daha çetrefilli ve actionlı...
Başta olanlar çok acıklı ve sinir bozucu. Ardından kang ji hwan faktoru sayesıyle komedide giriyor işin içine :)
Ve sonrasında gelen intikam!..

Tam bir revenge havası estirmişler, önceden planlanan adımlar, vs..
En çok korktuğum sonunda kötülerden intikamın layıgıyla alınmamasıydı ki korktugum başıma gelmedi :)
Gönül rahatlığıyla izleyebilirsiniz :)
Ben kesinlikle tavsiye ediyorum. Ağız ucuyla filan değil.
Çünkü dediğim gibi dizi de her şey var. Aşkta var.. Kendisini evlatlık edinen ailenin kızıyla başlayan bir aşk komedisi :)
O kızcağızda can u hear my hearttaki kız :) Bu kız sevimli ama çok estetikli galiba ya, böyle dudaklar, gözler bi tuhaf geliyor beni rahatsız ediyor resmen :) He bi de o şapka saç :/ Of nerden çıkardıysalar o saç stilini,, olmaayoor.


Kang ji hwan çok şapşik değil de ne? :)
Sırf onun hatrına bile izlenir...




Love Rain, ablamın jan geuk suk fanlığından dolayı beni başlattığı  bi dizi. Açıkcası hep söylerim, geun suk fazla "gayimsi". Zaten alışverişlerinde bayan reyonlarına da bakarmış :) Sıradışı bir çocuk. Herkesin sevebileceği türden değil bence.

Love Rain başlangıcı 70lerle yapıyor. Yine jönümüz geun suk. Yoona da başrol kızımız. O eski zamanın getirdiği naif aşk çok tatlı. Biraz yeşilçam vari bu iki aşık bir şekilde (3. şahıslar sayesinde &  melun hastalık sebebiyle :) ) birbirlerini sevseler de ayrı düşüyorlar...


İlk iki üç bölümden sonra günümüze dönülüyor.. Tabi çiftimiz başkalarıyla evlenip çoluk çocuğa karışıyor. E tabi çoluk çocukları da geun suk la yoona oluyor :) Ve kader bu ya bu gençlerin yolu da birbirlerinden habersiz kesişiyor...

Geun suk, ünlü bir fotoğrafıçı, ona bu asi haller, fotoğrafçılık pek yakışmış. O yüzden bu dizide pek sevdim. Kızsa bahçeci :) Peyzaj yapıyor, geuncugumuzun bahçesine, yan odalarda kalmaya başlıyorlar filan, eğlenceli yani ama kız bence başka biri olabilirdi, bilmiyorum pek albenili bir kız değil, şirin işte. Ama sonunda giydiği gelinliğe öldüm resmen. Negseldii,, kırdüğünü gelinliği tam, böyle bi düğün yapacaklar varsa fikir olabilir :)


Ama kızın annesine öldüm. Nasıl zarif, nasıl asil... Nasıl hoş bi kadın. Yaşına rağmen taş!. Şimdi lee sun shin de oynuyor. Diziyi o kadın sebebiyle de izliyorum diyebilirim. Bizim nebahat çehre.. Ama tabi bu daha taş. Hele bir giyiniyor arkadan bak 18 lik çıtır :) maşallah kadına :)
Baba da keza öyle. Yıllar sonra ilk karşılaşmaları filan harikaydı. O duyguyu çok geçiriyorlardı.
Bir de sarı şemsiyemiz vardı. Korelilerde bir takıntı olmuş bu belli :) Ama güzel oluyor ne hikmetse...
Belki ilk başlarda sıkılabilirsiniz ama devam edin derim. Sonu da kötü değildi...
Çok ayılıp bayılıp izlemesemde severek izlediğim bir dizi oldu...



ve i miss u. Korecanlar uzun uzadıya bahsettiler bu diziden. Bense kısaca özet geçicem.
YEH benim favori unnim :) ne çekse izlerim. Çok samimi buluyorum, oyunculuğu çok başarılı. Yoochun'la rooftopla tanıştım. Hayli güldürmüştü beni.. Beğeniyorum kendisi yani, melden onay aldi daha ne ister şu fani hayattan dimi? :)

Ay bu hem çok acıklı hem çok dokunaklı hem çok romantik bir dizi. Ağla ağla tuluk oldum. Hani böyle ağlayasınız var da ağlayamıyorsanız bence izleyin. Ya da acaba ben mi sulugözüm? bilemedim şimdi.


Yehciğim, çocum ne çektin be. İlk bölümler hatta baya bi bölümler kaç bölümdü hatırlamadım, ergenliklerinden başlıyor ve bizimkiler gözükmüyor. Ama ergenlikleri de şahane oynamışlar, herkes kıza bayılmış hatta okuduklarıma ve duyduklarıma göre.
Ne diyordum heh, yehcigimin babası bir suçluymuş, herkeste bunu suçlunun kızı diyerek dışlıyor. Ailesi desen berbat zaten. Tam bir dram. Böyle kenarlarda köşelerde kalıp, acı çekerken kızımız kendine arkadaş buluyor, yoocuhunumuzu. Yoochunda zengin bebesi, amerikadan donuyor diziye öyle giriyor :) ama annesi yok, babası desen gaddarın teki, bu da parası var huzuru yoklardan. Herhalde kolej yoktu ozamanlar :p kızla aynı okula gidiyor,  aynı mahallede sayılırlar derken bunlar arkadaş oluyor. Bir zaman sonra ergenlik bu ya hoşlanmaya dönüyor. Jönümüz kıza sahip çıkıyor filan millet böle bişeler atarken, sarı şemsiyeler devreye giriyor, tabi başka şeyler de oluyor o sıra, bi polis amcanın yanına taşınıyorlar kız annesiyle, nasıl saçma bi işti o hala anlamasam da mesela :)
Derken ah ah oraları anlatmayım, ne siz sorun ne ben söyleyeyim :) Tam dram.
İşte sonra büyüyolar  :)
Güzel bir diziydi, sonunu da güzel bitirdiler ya, ohh çektim resmen. Saçmalarlar diye ödüm çıkmıştı. Hele jönü filan öldürürler diye aklım çıkmıştı :)


Ne çok şeyim çıkıyor benimde, bir dizi uğruna kendimi parçaladım okuyucu, gör neler çekiyoruz dizi izlerken,
Bu dizinin sonu kötü biterse, ya ben onca zaman izlediğime yanarsam, ya kafayı yersem!!..
Sanırım sokaklara dökülmenin vakti geldi. Kore yapımcılarını senartistlerini protesto edelim arkadaşlar. Onca dizinin sonunda saçmaladılar, vaktimizi zamanımızı yediler, bu bizim en doğal demokratik hakkımız bence twitterdan başlayıp dalga dalga büyüyen bir şey yapabiliriz. Sonuçta o şeyler hakkımız söke taka alırız!!!!!
Hem bu kore şarkıcıları oppaları unnileri neden Türkiyeye gelmiyorlar? Neden gelip bir "hi" bile demiyolar??
Biz kimiz? Biz Oppaların askerleriyiz, biz bence çok feci yapabiliriz...
hahaha neyse tamam yumurta yemeden toparlayayım yoksa blogumun duvarına küfürler yazarlar!!! Korkarım :/
Sonuç olarak güzel diziydi ya, izleyin bence.

Kore dizileri izlemeyenler hiç bulaşmasınlar, çok vaktinizi yer bacım :)


Allah'a emanet kardeşlerim.
Selam&dua ile.