28 Mart 2013 Perşembe

Korkuyorum Adnan Sendromu



Yeşil çam severlerden misiniz bilmem. Benim romantikliğim çocukluğuma dayanır.Tüm yeşilçamı ezbere bilirim. Ne boş çerçeveler, ne kınalı yapıncaklar kalmıştır izlemediğim. Tüm Hülya koçyiğit Kartal Tibetlileri izlemişimdir. O ikisini hep başka sevdim.
Yeşilçamın klasiğidir, birbirlerine delicesine ilk görüşte aşık olan çiftimiz, bağda bahçede, yolda otoparkta yada bir çay bahçesinde koştururlarken, kız ağaca dayanır yüzü kameraya dönük arkası adama ve şöyle der;
-Korkuyorum Adnan!
- Nen var kuzum?
-Çok mutluyum!.. Mutluluğumuza bir mani çıkacak diye korkuyorum!...

Bu repliği o kadar çok duymuş ve her defasında saçma bulmuştum. Çocuktum çünkü. Filmin devamında korkuları doğru çıkan jale'nin (pardon jaleler kötü olurdu ayşe diyelim biz ona) sevdiğiyle kopuşunu ve filmin son karesinde hasretle kavuştuğunu görürdük. Kavuşurlardı, yada beraber ölürlerdi. Anca beraber kanca beraberdi. Ama acı çekişleri, ayrılıkları daha ön planda olurdu. Zaten mutluluğun filmi olmaz, mutluluğun yazısı olmaz, resmi olmaz... Mutluluk sadece yaşanılabilen bir şey.

Küçükken "işte mutlusun salak neden tadını çıkartmıyorsun" diye söylenen ben, büyüyünce mutlu olduğumda "korkuyorum adnan" sendromuna yakalandığımda mutluluktan korkulabileceğini öğrendim. Bu büyüklere has bir şeydi. Büyümüştüm. Öğrenmiştim.

Ne zaman hayatımda bir şeyler çok yolunda gitse, hayıflanırım. Acaba nasıl işler bozulacak diye... Bozulmazsa da hayıflanırım. "Allahım ya, sen beni sevmiyor musun, neden her şey mükemmel diye..."
Bu menem döngü illet bir şeydir ve aslında hayatın özetidir.

İnsan, kendisiyle alakalı bir durumda zarar görünce, o kadar üzülmüyor aslında. Ağlayıp sızlayıp bağırıp çağırıp, dua edip namaz kılıp... Zamanını bekleyip.. Çareler türetip... Bir şekilde geçiriyorda!..
İnsan sevdikleriyle alakalı bir durumda çok çaresiz hissediyor kendini. Sevdiğinin birinin göz göre göre üzülmesine dayanamıyorsun, yüreğine girip onu ferahlatmak istiyorsun, çoğu kez yapamıyorsun, sadece dua edebiliyorsun... "İnsan acizdir" tecelli ediyor ve acz insana en çok o zaman dokunuyor.

Bu dünya bir pencere. Bazıları güzel bir manzara görüp geçer, bazılar kötü... Ama hepsi geçiyor. Hepsi geçecek. Kimler nasıl bir pencerenin önünde bilmiyorum ama o pencereler kapanacak.
Böyle olduğunu bilmek hem ferahlatıp hem korkutuyor insanı. Böyle olduğunu bilmek en çok sevdikleriniz üzülürken işinize yarıyor. Sevdikleriniz üzülebilir ama karşılığını muhakkak alacaktır.

Aslında hepimiz Himen'iz ve şilayız. Çok süper dua gücümüz var. Bir çoğumuz farkında değiliz yeteneklerimizin. Bir maharet dua edebilmek, bakmayın öyle. Herkes dua etmeyi bilir, duanın önemini de belki ama hakikaten duanın gücüne inanıp etmek çok farklı bir olay.
Ben şimdi dua gücünüzü benim için çalıştırmanızı isteyeceğim sevgili müslüman kardeşlerim. Dua kardeşi de olalım, duaka diyeyim ben size o halde (duakardeşliğini kısalttım, iğrenç oldu ok ok :) )

Bana dua edin, yasin dağıtıyorum, almak isteyen varsa yorum olarakta bırakabilir.

Veda ederken, sırf filmi bu şarkı için izleyenlere armağan ediyorum şarkıyı. Ve soruyorum,
seven ne yapmaz?



25 Mart 2013 Pazartesi

A separation/Bir ayrılık, Dupa Dealuri/Tepelerin Ardında, Django Unchained

Selam blogger ailesi :)
Uzun zamandır bloguma bir şeyler karalamak isteyip, ne hakkında yazacağımın sıkıntısını çekiyorken - belkide kendime bunu bahane ediyordum- izlediğim filmlerden bahsedeyim biraz, sizinle paslaşalım istedim.



A separation/ Bir Ayrılık, 2011 yapımı Farhadi'nin elinden çıkma İranlı, bir çok ödülün sahibi hatta Akademinin ödül verdiği bir film olarak karşımıza çıkıyor. İnsan sırf bu sebeple bile filmin başına çöküyor. Çünkü Abd/İran gerilim hattı aşikar.
Bu yönüyle bu soğuk savaşta Abd'den uzatılan bir dal olarak da değerlendirilmiş film.
Konusu? Konusu aslında o kadar günlük ve olağan. Aynı zamanda o kadar olağan dışı. Nasıl oluyor diye düşünebilirsiniz, bu yüzden izlemeniz lazım :)
Bir ayrılıkla başlayan sorunlar silsilesi, günlük hayatın yoldan çıkışı, karmaşa... Bir çok film eleştirmenine göre en iyi ayrılık filmlerinden bir tanesi.
Senaryosunun güzelliği, iyi işlenişi bir tarafa oyuncularına da ayrı hayran olduğumu belirtmeliyim. Özellikle Nader karakterine. O "dediğimden geri dönmem" ci erkeklerin yansıması. "Keşke gitme kal dese" diye iç geçiren kadınların yansıması Simin. Her şeyin ortasında kaybolup boğulan çocuk, Termeh. Oyunculukların hiç birinin hakkını yememeliyim. Hepsi çok iyiydi. Filmin başarısını getiren en büyük etkenlerden biri de buydu.

Bir yanıyla kafalardaki İran'dan farklı olarak, sosyal anlamda modern bir İran resmi varken, diğer yandan yine geleneksel aile yapısını, dini yapıyı kollayan bir İran resmi var. Bununla beraber gelen ikilemler...  Hem doğulu hem de batılı İran...

Bir çok insani, ahlaki ve toplumsal olguyu irdeleyen bir film aslında Separation. İran gibi katı bir rejimle yönetilen bir ülkede, yaşamların aslında aynılığı, bunun katılıkla esneklikle bir alakası olmadığını gösteriyor.Bireysel çıkarların dürüstlüğün önüne geçtiği , aile  kurumda boşanma gibi sancılı bir sürecin nasıl ilerlediğini ortaya koyuyor.

Farhadi'nin bu başarısı aslında dünyaya İran'ın kültürel zenginliğini hatırlattığını düşünüyorum. Kafalardaki "tutucu ve katı rejimle yönetilen ortadoğu islam ülkesi"nden daha fazlası. Kapı komşumuz İran hakkında bu gün yoldan geçen kime sorsan söyleyeceği şu iki üç cümle olur bizim ülkemizde bile. -fazlası olacağını zannetmiyorum-




Dupa Dealuri/Tepelerin Ardında, 2012 yapımı Romanya filmi. Her festival filmi gibi bu da sessizz, sakin, karanlık, yavaş ve sonunun ucu açık. " Canınız nasıl isterse" tarzı.
Cannes'dan en iyi senaryo ve kadın oyuncu ödülleri var.
Eğer bir festival filmi severseniz seversiniz. Yok benim öyle şeylerle işim olmaz derseniz. Boşverin :)
Alina ve Voichita iki çocukluk arkadaşı, beraber yetimhanede büyümüşlerdir. Bir gün Almanya'daki Alina, Voichita'yı ziyarete geliyor. Voichita'yı alıp Almanya'ya gitmek istiyor çünkü çok seviyor (!) çok güveniyor hatta tek sevdiği insan o. Ne yazık ki voichita Rahibe. Manastırını bırakıp gitmek istemiyor. Hem çok dindar olmuş hemde peder geri dönemezsin demiş. Alina ise dine inanmıyor, hatta çoğu günahı işlemiş, bir kaç kere pederle zıtlaşıyor vs.  Sonra derken Alina nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde çıldırıp ölüyor :)
Film bu kadar. 2 buçuk saatin sonunda eşim benimle "senin yüzünden izledik bunu" kavgası yapıyordu :)




Django!!.. Afişinden, fragmanına bir sinemaseverin "işte Tarantino" diyebileceği klasik bir tarantino filmi.
Abartılı karakterleri, afilli diyalogları ve ne zaman ne olacağını kestiremediğiniz seyriyle eğlenceli, Tarantino severlerin keyif alacağı, sevmeyenlerin yine sevmeyeceği bir film :)
Django (cango), Amerika'da köleleğin serbest olduğu, zencilere her türlü kötü muamele yapıldığı bir dönemde geçiyor. Django da Dr Schultz ile karşılaşana kadar her türlü pis muameleye magruz kalmış zenci bir köle. Dr. Schultzla iş birliği yapıp, hatta işleri ilerletip intikama kadar götürebilen dönemin havalı zencisi. Bütün zenciler "yürürken" o "ata" binebilecek konuma gelmiş bir zenci. İnsan izlerken o abartıdan olsa gerek intikam hırsıyla dolup taşıyor. "İnsanlar neden Edmond Dantes'in intikam için dönmesini beklerler? Çünkü intikam insan sağlığına iyi gelir" repliği bu filmi izlerken kafamda canlandı. Filmin sonunda da havalı Django intikamı aldığı için rahat bir nefes alıyorsunuz. Peki filmi yarıladıktan sonra dalgalı saçıyla pis pis sırıtan Di Caprio'ya ne demeli?
Pek iyi şeyler demeli. Açıkcası George Clooney gibi yaşlandıkça hoş olan :) oyunculuğu iyice oturan biri benim için dicaprio. Babyface hallerindense şimdiki hali ve son dönemlerdeki hemen hemen tüm filmleri çok iyi diyebilirim.
Pskopat köle tüccarı olmaksa ona hayli yakışmış.
Filmin sonlarına doğru çıkan  o beklenmedik bol kanlı sahnelerse yine tarantino dedirtdi.
Filmi izlerken bir yandan da aklımdan Malcom x geçti, selam ettim. İnsanın aklından fikrinden geçmeyecek gibi değil hoş.


Pek yakında size bu sıra izlediğimiz Avatar (anime)'dan ve okuduğum "silbaştan" dan bahsedeceğim ama şimdilik
Mel'den bu kadar :)


15 Mart 2013 Cuma

Dikkat Dikkat! Çekiliş Var!

Selam millet :)

Bu ara hep çekilişle geliyorum dimi :)

Benim çekilişim blogger üzerinden değil bu sefer...
Facebook ve İnstagram üzerinden bu cicileri hediye ediyoorummm...


 Katılmak isteyenler için ;

https://www.facebook.com/melindukkani
instagram/melindukkani

beni yalnız bırakmayın bacılarr :)

12 Mart 2013 Salı

Biraz Kitap/ Hakan Albayrak, Ayfer Tunç

Son dönemlerde kitap yazısı yazmadığımı farkettim...
Bundan sonra daha sık paylaşacağım.
İşin doğrusu eskiye nazaran tempom da düştü zaten. Günlük telaşeler aldı başını yürüdü, gündüzleri zaten oturup kitap okuyamıyorum genelde geceleri severek okurum. Akşamları da ailece dizi film keyiflerimiz başlayalı bu alışkanlığımda yok oluyor diyebilirim. Yatmadan okunan bir kaç sayfa kar kalıyor...
Bu da kendi kendime yaptığım özeleştiri ve kınama yazısı olsun. Olsun ki daha güzel okuyabileyim. Değil mi?
Benim gibi okumaya gereken özeni göstermeyenler varsa, onlara da okuma çağrısı olsun :)
Ha bir de okuma temposu hiç düşmeyenlere selam olsun... Bizlere biraz akıl verin :)



Hakan Albayrak, son dönemin en mücahit isimlerinden biri benim için. Manevi abi, Hakk'ın yılmaz savunucusu... Böyle isimleri Rabbim çoğaltsın inş...
"Bu devrimler bizim" profil yayınlarından çıkan Arap baharı'nı köşe yazılarında an be an işleyen ve anlatan Hakan abinin yazılarından oluşan bir kitap. Arap bahar'ı hakkında bilgilendiren ve bence daha önemlisi doğru bir perspektiften bakmayı sağlayan bir kitap. Yaşanan bir tarih olduğu için her şey sıcak ve taze. Arap baharının aslında bir emperyalist tezgahı olmadığının altını çizen yazılar var, kula kulluğa son! diyor...
Herkes oturduğu yerde komplo teorileri üretiyor, Arap baharı'nın yalancı baharlığından, emperyalist oyunlardan, kesin Amerikadırcılardan daha fazlasını sunuyor. Bizzat yerinden isimlerle, deneyimlerle ortaya konan gerçekler var. Zaten Hakan Albayrak, Hakan Albayrak çünkü o bir aktivisit. Hani twitter statüslerinden alışık olduğumuz bir aktivistlik değil bu. En basit güzel örneği olarak Mavi Marmara'ya katılabilen bir aktivist. O yüzden onun düşünceleri ve yaptıkları mühim. Herkes konuşuyor ama yapabilen kaç kişi var?






Ayfer Tunç, son dönem edebiyatçılarından beğendiğim isimlerden. Kapak kızı, bir tren yolculuğuyla başlıyor. Tren yolculuğuna hazırlanan vagon garsonu bünyamin, bankacı ersin ve radyocu Selda'nın şebnem üzerinden gelişen hayat muhasebeleri.. O günlük hayatın sıkıcı ve puslu yanını, o bedbinliğini yaşatan bir yolculuk... Anlatımı sevdim. İnsan kendisini o trende, yemekli vagonun bir köşesinden otururken buluyor. Sanki tüm kahramanları ve iç seslerini duyuyor gibisiniz.
Kısacası ben sevdim. Eller alsın...


Herkese güzel okumalar efendim ...


6 Mart 2013 Çarşamba

Lo İmposible, Les Miserables, Argo


Hep Kore çıkarması yapmayacağız tabii ki :)
Biraz Hollywood'a da gidelim dimi? Malum akademi, ödülleri dağıttı yine. Ben Oscar'ı sevmiyorum. Bu Amerikalıların verdiği her ödülün temeli hep bir siyasi,politik oluyor ya... Hakkaten haz etmiyorum. Her şeyin ardında Amerika arayanlardan değilim ama bazı şeylerde kabak gibi ortada.





Bu üç filmden en çok hangisini beğendin dersen, Lo imposible derim. Naomi Watts, Ewan Mcgregor başrollerde. Ha ismen başrollerde ama aslında bir genç adam var ki, çok beğendim.Büyüyünce iyi bir oyuncu olabilir. Konusu? Tatil için Tayland'a giden bir ailenin tsunamiye yakalanmasını anlatıyor. Hakikaten tsunamiye yakalanmış gibi hissettim kendimi. O acizlik, o korku, o dev dalgalar, o kayboluş, o acı... Hepsini yaşatıyor bence. "Gavurların bilmeden yaptığı iman filmi" desem abartı olmaz. Hakikaten insanoğlu ne kadar aciz onu anladım bir de.. Bir de felaketlerin ne kadar acı olduğunu ve böyle durumlarda insanların yardım etmek için ellerinden geleni yapması gerektiğini... Tabi bir de şuanda savaş altında olan tüm islam coğrafyalarındaki kardeşlerimizi düşündüm... Filmi izlerken bir sürü duyguyu yaşadım anlayacağınız :) Zaten senaryo yaşanmış bir hikaye olduğundan daha da etkileyici oluyor. Ben sevdim, beğendim. Imdb:7.6



Les Miserables, Bildiğimiz sefiller. Ama müzikal. Şimdi sefiller gibi sağlam bir yapıtı müzikal olarak işlemek çok zor bir olay bence. Bazı sahneler sıkıcı olmuş diyebilirim. Çok ünlü isimler var,Hugh Jackman, Russell Crowe,Amanda seyfried.. Zaten  Anne Hathaway'in oscarı da var. Fakat ben ne oscarlık bir oyunculuk gördüm ne de harikulede bir film.Belki ben görmemişimdir bilemiyorum :)  Zaten Fantine olarak rol alınca, normal olarak az bir rolü vardı. Onun yerine Tim Burton filmlerinin vazgeçilmezi Helena Bonham Carter 'ı daha çok beğendim :) Müzikal sevenlere birebir belki ama  pek bana göre değildi :) imdb: 7.9



Argo.. Ben Affleck'in siyasi filmi. Ben oldum olası Affleck'i sevmem :) Ne filmlerini severim ne oyunculuğunu. Buna rağmen en beğendiğim Affleck filmi olmuş diyebilirim. Üstelik yönetmeni de o!
Konusu şöyle, İran devrimi sırasında esir düşen Abd'liler arasında kaçmayı başaran 6 Abd'liyi kurtarma planını konu alıyor, ben Affleck yiğit ajanımız. Bu 6 kişiyi kurtarmak için enteresan bir plan yapıyor ve uyguluyor. Biraz belgesel tadında yapmaya çalışılan filmde bazı sahnelerde devrim fotografları birebir uygulanmış. Başlarda biraz devrimden bahsediliyor, şah iyiydi, Humeyni yönetimi ölüm getirdi tarzı yorumlar...  Sonra kendi vatandaşını almak için saçma sapan bir plan uygulayan Amerika.. Sonra ajanına dahi sahip çıkamayan sadece oturduğu yerden bombalar yollayan Amerika. Biraz Abd'yi de eleştiren bir yan var ama öyle göze sokulan türden değil... Tabii ki İran halkı barbar, vahşi. Sokaklarda idam edilen insanlar var daha ne olsun (!) değil mi? Bir Hollywood filmi ne kadar olursa o kadar bu filmde. Sonunda tabii ki yiğit ajanımız başarılı oluyor.. Lütfen ama beyler, Amerika hiç başarısızlığını filme çeker mi? İran- Abd arası soğuk savaşın bir yansıması ol arakta değerlendiriliyor film, eh yanlış da değil.
Sonuç olarak, Ben affleck bazlı ele alırsam, iyi, öbür türlü yine söyleyebileceğim tek şey "go home yankee" olur.
imdb:8

İşte ünlü eleştirmen mel'in 85. Oscar'a  dair eleştirisi böyleydi :)

Allah başka dert keder vermesin..

Boşnakların dediği gibi; Allah'a emanet!