28 Ekim 2013 Pazartesi

Alper Canıgüz - Alper Kamu/Cehennem Çiçeği



 Bookclub dediğimiz şey, okumak isteyipte bir türlü elinize alamadığınız kitapları/yazarları okutan bir oluşumdur.

Alper Canıgüz'ü, Menteş sayesinde tanıdım ve uzunca bir süre okumak isteyip okuyamamıştım.
Filintalarda da boy gösterince farz olmuştu.(Kendi adıma)
Girizgah'ı Oğullar ve rencide ruhlarla yapmak gerekirdi belki de ama Cehennem çiçeğiyle başlayınca da çok bir şey kaybetmemiş olduk.

Ana karakter Alper Kamu, 5 yaşında ama adeta 35 yaşında küçük bir adam. Boyundan büyük işler, düşünceler, olaylar peşinde. Zannederim ki, Alper Canıgüz'ün içindeki çocuk oluyor bu Kamu.

Kurguyu sevdim, Kamu'nun kendinden büyük laflarını sevdim, absürdlüğü sevdim.
Bir çok afilli cümlenin altını çizdim.
Fakat okurken yine de "bir Alex değil" oldum.
Menteşin yansıması sanki..Aynı kumaşın bir alt versiyonu gibi.
Tarz, kurgu
ve o devrik cümleler...

Hayır, yanlış anlaşılmasın, Menteş'i menem bir şey sanmıyorum. Onu sevmemin sebebi, romancılığımıza farklı bir soluk getirmesi. -Belki ondan önce bunu yapan çok kimse olmuştur onu da bilemem-

Velhasıl, Oğullar ve rencide ruhlar'a bir yerde denk gelirsem okurum.

Fakat okumak için delirmiyorum da.

İyi okumalar!

23 Ekim 2013 Çarşamba

Mart Menekşeleri


Selam!
Kitap klubumuzle (sum,durriyekta ve zuleyhacmm) okunan bir kitaptan, son zamanların hayli popüler kitabı Sarah Jio'nun Mart Menekşeleri'nden bahsedeceğim.

"Kocasından yeni ayrılan Emily, ilham perisi kaçmış bir yazardır.
Zamanında kitabı çok tutup satmışsa da bizim kendinden pek emin independent womanımız bir daha ilhamını yakalayamaz bir de kocası boynuzu takınca soluğu seneleeerdir görmediği Bee yengesinin yazlığında alır.
Bizde olsa, " utanmaz arlanmaz, senelerce aramadı sormadı çıktı geldi oh valla enayi yerine koyuyo bizi iyice bu" diyecek olan yenge, neüdüü belirsiz bir sevgi yumağıyla kızı sarar sarmalar.
Emily'de kendini çıktığı bu tatilde, kendini efenim bir james bond, bir rizzoli olarak bulur. Aşk, ihanet, aldatmaca, aksiyon ve dramın yaşandığı kitapta Emily yıllarca sır olarak kalmış bir durumu "alınyazısıymışcasına" açıklığa kavuşturur.
Tabi bir hafta önce kocasından ayrılmasını hesaba katmassak, iki hafta içinde körkütük aşık olup, hayatının aşkını bulur! Yine bizde olsa çokafedersiniz ama "bak bak yolluya bak iki hafta içinde kendine koca bulmuş, kesin önceden buldu, kocasıda ondan boşadı bunu. Amaaan soyları bozuk bunların zatii" şeklinde olarak yorumlanacak olay, adeta bir pembe panjur tadında işlenmiş.

Tabi Emily'nin kaçan ilhamıda 3 hafta içinde geri gelmiş oluyor :) Şimdi Emily, yeni sevgilisiyle bir yerlerde çok tutan kitabının partisini yapıp şarabını yudumluyodur kesin. Canım..."

şeklinde bir yorum yapabilirim. Diğer türlü yorumum ise;
İnsana umut aşılayan bir kitap, hayata bir yerinden tutunma sevinci veriyor. Kitabın kapağı bile mutlu ediyor insanı.Hele hele o püsküllü ayracı :)
Mutluluk uzakta olsa bile, bir gün olucakmış gibi bir hisse kapılıyor insan.
Debbie tarzı, insanı yormayan,bir çok mantık hatası olsa da kabullendiğiniz, kitabı kapattığınızda mutlu olduğunuz daha sonrasında yorum yazmaya kalktığınızda ise "neler oluyodu be" diyip kitabı şöle bir karıştırdığınız türden bir kitap.
Ben böyle kitapları okumayı seviyorum.

Keşke daha ucuz olsalar ....

12 Ekim 2013 Cumartesi

Kore'den Kankam Gelmiş, Evde bir bayram havası!

Selam!
Yazının başlığındanda anlaşılacağı gibi :) bu ara çok mühim misafirlerim vardı.
Zamanın birinde bir yazımda kendime bir penfriend bulduğumdan bahsetmiştim. Bizim Kore gezisi başka bir bahara kalırken o tatili için Türkiye'yi seçerek bana kocaman bir jest, kendisine de büyük bir iyilik yapmış oldu :)

Üç senedir Kore dizileri/filmleri izleyen biri olarak, Kore kültürüne dair bir çok şeyi öğrendiğimi düşünürdüm. Amma velakin Kore'li  gençlerle geçirilen saatlerden sonra aslında bir çok şeyi bilmediğimin farkına vardım. Öncelikle inanılmaz tatlı insanlar, acayip saygılı ve sevgi dolular. Çok güzeller - her ne kadar güzel olmadığını, yüzünde sıfır makyaj olmasına rağmen "makyajsız şok geçirebilirsin"diye iddia etmesine rağmen-, sevimliler :) Dizilerdeki gibi abartılı tepkileri şahane!
Geçirdiğimiz günler boyunca kendimi bir Korean dramanın içindeymişim gibi hissetmiş olmam ayrıca güzeldi :)
Yarı Korece, yarı Türkçe, genellikle ingilizce yaptığımız sohbetlerimiz inanılmaz keyifliydi :)
Bir çok şeyimiz benzer, bir çok şeyimiz farklıymış...

İlk buluşmamız, İznikte, baba evimde oldu. Malum İznik küçük ama tarihi bol, doğal güzelliği şahane bir yer olduğundan görmelerini istedim. İyi ki de istemişim çünkü bayıldılar.Hatta Yeon mi'nin en beğendiği yer İznik olmuş, İstanbul bile değil :)  Güneşin batışını izlerken "Kore de güneş çok uzakta gözüküyor nokta gibi ama burada çok yakın ve çok büyük çok güzel" diyerek hayran kaldılar.

Kore'de Türk dondurması çok meşhur ve pahalıymış. Ama insanlar pahalı olmasına rağmen yazın her gün alırlarmış.
Çayımızsa, çay severler arasında meşhur olsa da genel olarak çok bilinmiyormuş. Ve işin ilginç tarafıysa çay bardağı Kore'de yokmuş. Bardaklara çok şaşırdılar ve bir takım almaya kararlıydılar :)

Bildiğimiz çekirdeği bizim gibi yemiyolar :) Sadece içini çocuklar atıştırmalık çikolatalı sosun içinde tüketiyorlarmış. İlk denemeleri bizimle oldu ve evet :)Çok güldük çünkü Heungjin direk kabuğuyla çekirdeği ağzına attı :) Yemeyi öğretmekse zaman aldı. Aynı şey karanfil içinde söz konusuydu :) Direk çiğnedi ve sonuç "dişçide gibiyim" :):)

Beraber gezerken dört kişi bizi durdurup tanışmak istediler, tabi ki bunlar kpop, kdrama hayranları genç kızlardı :) Dizileri onlardan fazla biliyoruz bu kesin! Heung jin - ki gerçekten dünyası kitaplar- Kim hyun joong'u tanımıyormuş :) En sonunda " ben çinliyim aslında Koreli değilim" diyerek noktayı koydu :)
O kadar çok k pop ve kdrama bilip, insanların bu kadar ilgilenmesine şaşkınlar. Tüm ünlüleri biliyoruz biz tabi :) Favorilerimi sorunca cevap belli "Hyun Bin- Secret garden" Gelen cevapsa " That man" in müziği oldu ki gülmekten öldüm. Beraber olduğumuz zaman boyunca hyun bini bir şekilde izletti heungjin :)
Biz de onlara arabamızda dinlediğimiz kpopları çaldık :) Ama tabi Tarkan fanı olarak, Tarkanı'ı  da tanıttım. Düşünün Tarkan'ı bile tanımıyorlar... Olamaz dedim, şımarıkla girişi yaptım. Tabiki her yabancı gibi "kiss kiss" e baya kahkaha attılar :)
 Evimizde misafir ettiğimiz için çok mutlu oldular, anneme babama sarılıp durdular :) Hemen Türkçe cümlelerle teşekkür ettiler. Ama uzun cümleler bunlar.. Bu arada  okadar güzel okuyup telaffuz ediyorlar ki çekik olmasalar yabancı demezsiniz. Ayrıca doğru bir şekilde okuyabilmeleri de hayli şaşırtıcıydı açımdan.
Ankara'daysa bizi rahatsız etmek istemedilerse de eşimde bende onları otellere göndermeye gönlümüz razı olmamış. Bu durumdan sonra anladık ki, onlar da cidden yatak odası durumu yok -aynı dizilerdeki gibi- odalara yataklarını hazırladıktan sonra endişeyle " e siizzz siz napcaksınız" dediler ve ben o an dizileri anlamaya başladım :) hiç yataksız, odasız evlerde basbaya yaşıyorlar :)

Türk kahvesinden pek hoşlanmasalar da baklavaya bayıldılar :) Genel olarak ekmek yemiyorlarmış - bunu öğrenmiştik :) - o yüzden her öğün ekmek yenmesine şaşkındılar.
Kahvaltılarımız tamamen farklı olduğundan, her kahvaltı da gördükleri "domates-salatalık" ikilisi de onlar için farklıydı. Koreliler salatalığı sevmezlermiş, çoğu kimse yiyemezmiş kokusundan ötürü.

Dizilerde hep gördüğümüz "liselerin gecelere kadar" açık olması durumu gerçekmiş :) Sabah sekiz akşam 6 şeklinde olan liseler ailelerin baskısından dolayı 10 e kadar etüte kaldıkları oluyormuş.
İlk okul 4 sene, ortaokul 5 sene, lise 3 seneymiş. Üniversiteye 20 yaşında gidiyorlarmış ve üniversiteye bizdeki gibi sınavla gidiyorlar ama istedikleri bölümün sınavına giriyorlarmış.
Onlarda da KPSS varmış :):)  Sınav zormuş ve herkes devlete atanmak istiyormuş. Çünkü şirketler sabah 8 akşam 8 mesai yapıyorlarmış hatta bazen çıkışları gece 11 i bulduğundan devlete atanmak herkesin rüyasıymış.
Arkadaşlar edebiyatçı olduğundan bol bol edebiyat üzerine konuştuk ve "Lütfen anneme iyi bak"  kitabının yazarı arkadaşlarının eşi çıktı :) Yazarlığın karın doyurmadığından dem vurarak bana Korece "Orhan Veli" kitabını gösterdiler. Orhan Pamuk'un masumiyet müzesinin açılıp açılmadığını da sorduklarında hayli şaşırdım :)

Yaşlı nüfus budist olsalarda genç nüfus çoğunlukla hristiyanmış. İslam'ın nasıl olduğunu sorduğumda yaygın olmadığını, Amerikan dizilerinden filmlerinden geçen hisle biraz islamofobinin olduğunu anlattı ve bana "siz müslümanlar ölünüz olunca ağlamıyormuşşunuz, doğru mu?" diye sordu. Bu soruya şaşırdığımı söyleyebilirim :)
Bende tabiki üzülüp ağladığımızı ama isyan boyutunda olmadığını söyledim. Onlar ölülerini üç gün bekletirlermiş.Başında dua ederlermiş. Hani dizilerde gördüğümüz o cenaze seremonisi üç gün sürüyormuş. Çünkü ölünün hayata dönmesini beklerlermiş. Sonrasında gömülürmüş.
Ben elimden geldiğince namazı, ezanı ve dinimizi anlatmaya çalıştım. Korece Kuran bulamadığımdan hediye edemedim ama Heungjin'e tesbih -takke, Yeonmi'ye de yemeni hediye ettim :)
Salça zamanına denk geldiklerinden tüm taze salçaların tadına da baktılar ve annelerine birer kavanoz salçada yolladım :)
Sonuçta çekyatı görünce uzay mekiği görmüş gibi şaşıran bir millet bu :) Evde çekyatın açılmamış halini gördüğünde direk döşek-biliyosunuz yerde yatmaya bayılıyorlar- sordu Heungjin. Ben çekyatı açınca şok geçirip Yeonmiye bağırdı :) Ben daha şok olmuştum çünkü lütfen yani çekyat bu!!

O kadar çok konu var ki aslında toparlayamadığımdan bölük pörçük anlatmış oluyorum. Fakat böyle sohbet havasında yazmazsam hiç toparlayamayacağım :)

Onları mutlu edip şaşırtan diğer bir husussa Türkiye'de bu kadar çok tarihi eserin, uygarlıkların olması. "Kore'de bu kadar tarihi eser yok, doğal güzellik olsa da. Çünkü japonlar savaş zamanı bizim tarihimizi yok etmişler" dedi.
Bu kadar güzel şeyin bir arada olduğu bir ülkede yaşamak nimet aslında ama içindeyken bilemiyoruz tabii ki.

Son olaraksa beraber bir fotomuzu koyuyorum. Aklıma gelen diğer ayrıntılar da diğer postun konusu olsun. Bu da tüm Koreseverlere ufak bir bilgilendirme yazısı olsun :)