14 Aralık 2014 Pazar

Aynı Yıldızın Altında / Eğer Yaşarsam 2014 - The Fault in Our Stars / İf i stay


 Bu sefer sepette gençlik filmleri var.

Öyle sanıyorum ki Hollywood, Küçük emrah acılarını  yeni keşfetti. Bu zamana kadar "sex sells" den ibaret olan gençlik filmleri "pain sells" e dönmüş durumda. Sonuç olarak ikisi de kötü ama satıyor mu satıyor.

Aynı Yıldızın Altında ve  Eğer Yaşarsam, değişmez ve güzel bir temele kurulmuş. Aşk ve ölüm.
Yani duyguları delicesine sömüren, normal olan her insan evladının izlerken üzüleceği türden konular. Ama bir estetik yok. Bir şairanelik yok. Sadece "hadi bir film yapalım ergenleri kahredelim insanları üzelim ve çok para kazanalım" demiş gibiler.

Bu kadar fazla insanın duygularını sömürmeye yönelik, sadece maddi kaygıların güdüldüğü yapımları sevmiyorum. Özellikle Aynı Yıldızın Altında'yı daha saçma ve basit buldum.




İkisi de  kitaptan uyarlanma senaryolar. Belki kitapları güzeldir bilemiyorum. Ama filmler vasat.

Özellikle Aynı Yıldızın Altında. Resmen "nasıl daha fazla acıklı olabilir" diye oturup kasmışlar. Kanserden inim inim inleyen gençlerin aşık olma ve kendi cenazelerini düzenleme çabaları.. Neyin kafasını yaşıyosunuz acaba diye sormak istiyor insan..

İf i stay, ona göre daha çok sevdim ama yani işte çok bir şey beklemeyin siz yine de.

Belki 17 -20 yaşında olsaydım bu filmlere ölüp bitebilir, başroldekileri çok sevebilirdim belki de bana hitap etmediler.

Sonuç olarak fazla şişirildiğini düşündüğüm iki filmle bu haftayı kapatıyorum.

Sizinde yorumlarınızı alırım:)

11 Aralık 2014 Perşembe

Bir Zamanlar Anadolu'da / 2011





 Sanat filmleriyle aram iyi değildi. İster cahilliğime verin, ister kültürsüzlüğüme.

O iki saat nerdeyse sıfır repliksiz ve olaysız karelerden sonra, böyle bir ton çıkarımlar yapan kafalara hayranım gerçekten. Beni genellikle tribe sokuyorlar çünkü. Neden bu kadar yüzeysel bir insanım, derine inemiyorum diye.

Nuri Bilge Ceylan filmlerine de bu yüzden mesafeliydim. En son cannes'dan ödül alınca ayıp ettiğimi düşünmeye başladım.

Sonuç olarak önyargılarımı ve anlamadığım şeyleri bir kenara bırakarak, Bir zamanlar Anadolu nun başına geçtim.

Ve çok beğendim, çok sevdim. Ama gerçekten, gerek hikaye gerek sinematografi, gerek oyuncular, ince ince göndermeler.. Hepsi hepsini sevdim.

Ve sonra hayıflandım. Neden bunca zaman kendimi şartlandırdım diyerek. Bu yazıyı da benim gibi önyargılarından dolayı  nbc filmlerinden uzak duranlar için yazmaya karar verdim.

Filmi izlerken bir ara -ki o ara muhtarın evinde oldukları araydı- gerçekten bende orada yemek yiyormuşum gibi hissettim kendimi :) Diyaloglar müthiş! Nbc etkisini de sanırım Yılmaz Erdoğan'ı izlerken hissettim. Normalde itici bulduğum adamı, komiser olarak baya kabullendim ve hatta sevdim.

Birde filmi sevmemin bir nedeni Taner Birsel.. Kendisinin yeri ayrıdır bende. Ben çok başarılı ve karizma bulurum kendisini. Çok karakteristik bir havası var. Zamanında Mehmet Günsurla csi tarzı bir dizisi vardı ve o zamana göre çok başarılı bir diziydi. Belki hatırlayanınız çıkar. O zamanlar çocuktum tabi :) Ama ben xfiles izleyerek büyüyen bir çocuktum :)))


Köpek, kadın, kan, doktor, katil, maktul.. Ve Anadolu insanı, yurdum insanı. Böyle bir senaryo ancak böyle güzel kurgulanır böyle de güzel oynanırdı.

Ki ben asla göndermelerden filan anlamam ama bir kaç bir şey çaktığımı hissediyorum :)

Sonuç olarak havalı bir nbc yazısı yazamadım ama filmi izleyenler ne demek istediğimi anladı ve izlemeyenlerse bence birazcık önyargılarını kenara bırakmaya başladı.. (?)

Ben devam filmimi "Uzak" la yapmak istiyorum. Kareler çok iyi, beni kendisine çekiyor. Daha sonra Kış Uykusu..

Ama nbc sever birisi okuyorsa beni, tavsiyelerini de beklerim..

Keyifli Seyirler..


Yorumlarınızı beklerim!..

8 Aralık 2014 Pazartesi

The Princess Bride /1987




 Masal sevenler el kaldırsın!

Çünkü size masal anlatmaya geldim.

 The Princess Bride 1987'nin masal filmi.

Sanırım tüm zamanlarında masal filmi olacaktır çünkü onun gibi bir tane daha var mı bilmiyorum.

Tam bir masal, tüm masal klişeleri içinde ve çok güzel.

Başlarında "bu ne yav" dedik biraz ama ilginç bir şekilde keyifle izledik ve bitirdiğimizde "evet ya çok güzeldi" dedik.

Demeseniz bile muhakak merakla izleyeceksiniz. Hem yapım yılına göre çokta güzel çekimler detaylar oyuncular ve tabi ki replikler!

Sıkıcı bir akşamı renklendirmek  istiyorsanız muhakak izleyin derim...


Son söz;

As you wish ;)


6 Aralık 2014 Cumartesi

Kelebeğin Rüyası /2013



 Kelebeğin Rüyası, gerek kadrosu gerek bütçesi gerek senaryosuyla hayli ses getirmişti.
Buna rağmen ben de hiç bir şekilde merak ve heyecan uyandırmamıştı.

Birincisi kadro. Yılmaz Erdoğan'ı başarılı bulsam da sevmiyorum. Nedeni yok Yılmazcım üzülme, sende değil bende sorun :) Ve eşi Belçim Erdoğan. Bu kadın olmuyor olamıyor. Ve inatla ısrarla başrol verip duruyorlar. Maalesef ne güzel buluyorum ne de oyunculuğunu beğeniyorum. Patlayışını da evlendikten sonra yapınca bu bitmek bilmeyen başrollerin eş kontenjanından olduğunu düşünmeden edemiyorum. Oyunculuğu çok yapmacık. Çok eğreti. Genel olarak böyle hissediyorum :/

İkincisi sanat yönetimi. 1941 'in Türkiye'sini veya Zonguldak'ını  bilmiyorum. Oturup araştırmadım da. Ama fragmanı izlediğimde sanki bir ingiliz dönem filmiymiş gibi bir hisse kapıldım. Sokaklar, kıyafetler vs. Belkide gerçekten öyleydi zamanında, hiç bir fikrim yok. Ama bana "özenti" koktu film fragmanda.

Sonrasında yorumlar. Çoğunlukla "fazlaca şişirildiği", uzun olduğu, sıkıcı olduğu vs vs.
Sonuç olarak benim için albenili bir film olmadı. Ne sinemaya gittim nede dvdsine denk gelip izledim. Taki geçen akşamlarda tv de rastgelip eşimin hadi izleyelim demesiyle izlememe kadar.


Tüm ön yargılarıma ve filmin uzunluğuna rağmen, pür dikkat izledim. Bende şaşırdım :) ama  beğendim, sevdim. Beklentilerim bu kadar düşük olduğu için mi bu kadar beğendim bilmiyorum, fakat haksızlık etmişim.

Senaryoyu ve replikleri sevdim. Mert Fırat'la Kıvanç Tatlıtuğ'un oyunculuklarını çok beğendim. Ve bence Kıvanç gerek kilo vermesiyle, gerek o histerikli, hastalıklı halleriyle oyunculukta çok yol katettiğini kanıtlamış oldu. Türk sineması için bir oyuncunun 20 kilo vermesi bence büyük bir olay. Sümelanın şifresi ve türevleri gibi saçma sapalak neye hizmet ettiği belli olmayan filmlerin çoğunlukta olduğu bir sektörde böyle bir yapımda böyle bir davranışta övgüyü hakediyor neolursa olsun.


Farah Zeynep'i de çok ön planda tutmuşlar ama aslında filmin geneline baktığımızda rolü azdı. Bu hatunu piyasada patlatan bir güç var. O güç artık neyi oluyorsa 404 gibi yapışsın bırakmasın :)  Zira hoş olabilir ama kesinlikle başrollerin kadını değil. Tutmayan Kurt seyit & Şura'dan anlıyoruz bunu.


Acıyla harmanlanmış şiir, sınıf farkı, statü, aşk, imkansızlıklar, yoksulluklar derken film nihayetlendiğinde bir burukluk kalıyor içinizde.

Muzaffer Tayyip Uslu'yu, Rüştü Onur'la tanışmış olup, bir şiirlerine göz  atıyorsunuz ister istemez.

Velhasıl ben sevdim. Benim gibi önyargıları olanlara da onları bir kenara bırakıp izlemelerini tavsiye ederim.

Behçet Necatigil'in Muzaffer Tayyip Uslu'nun en sevdiği şiirle  veda ediyorum ozaman

"Önce öksürüverdim,
Öksürüverdim hafiften
Derken ağzımdan kan geldi
Bir ikindi üstü durup dururken

meseleyi o saat anladım
anladım ama, iş işten geçmiş ola,
şöyle bir etrafıma baktım
baktım ki yaşamak güzeldi hala"




2 Aralık 2014 Salı

Mavi Çember /Azize Kaya





 Azize Kaya'nın Mavi Çember'iyle sizi tanıştırmaya geldim.

Ben tanıştım ve bir solukta  okudum.

Mavi çember, kısa öykülerden oluşuyor. İnsanı sıkmayan, bizden ve sıcacık olan öyküleri bitirdiğinizde tatlı bir huzur sarıyor içinizi.

Azize Kaya, taze bir yazar olmasına rağmen güzel iş çıkarmış. Edebi olma gayesiyle bir çok yazarın kullandığı  o ağdalı dil, yorucu gidişat yok öykülerinde.


Bu yüzden insan bir çırpıda okuyor ve tebessümle kapatıyor kitabın kapağını...
Hemde bir çok cümlenin altını çiziyor...

Eminim bundan sonra ki işleri  daha da  güzel olacaktır...


O halde ben sevdim, eller alsın.




30 Kasım 2014 Pazar

Nietzsche ve Babaannem / Mustafa Ulusoy






 Nietzsche ve babaannem, hiç bir şey olmasa ismiyle yakalayan bir deneme.

En başından beri okumak isteyip bir türlü fırsatını bulamamıştım. Ta ki bir gün çiftlikte kenara atılmış kolileri karıştırana kadar :) En sevdiğim şey birilerinin kenara koyduğu kitapları karıştırmak sanırım.

Sonuç olarak gördüğüm anda atladım kitaba. Ama pek umduğumu bulamadım diyebilirim.

Yani söz konusu Nietzsche olunca - ben sosyoloji okudumm comm'on bakmadan Nietzsche yazmayı birinci sınıfta öğrendim :))) - böyle inanılmaz teoriler, felsefi düşünceler ve babaanneye bağlanan ironik bir hikaye bekliyorsunuz. Ama pek öyle değil. Bu anlamda zannettiğim gibi çıkmadı kitap.

Daha çok romantik, dindar bir kimsenin içindekilerini harekete geçirecek türden şeyler var. Ama mesela  bir Nietzsche - ay  bide yanlış yazıyomuşum yukardaki havamdan sonra ne komik olur hahaha-  okuru/severi bu kitabı komik bulur :) Felsefi bir şeyler bekler ama o yönden kesinlikle bir şey yok.

Zaten kitapta Nietzche de çok fazla yer kaplamıyor, bu yüzden sağlam bir satış politikası diyebiliriz :)

Bütün inananların samimiyetle kurabileceği şu cümle:  " Gerçek şu ki, Nietzche,canım, bunlar hep imansızlıktan" nın deneme hali olmuş bu kitap. Yine altı çizilen güzel cümleler var, yalın ,akıcı  bir anlatım da. Ve arada hissedilen o " hikayecikler" de..

Güzel, ben sevdim. Böyle kitaplara her inanan her kimsenin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Muhakak içinde bizi yakalayan bir şeyler oluyor.


 O halde,

 "Sevmeler, ancak O'na yönelirse masumdur!"

alıntısını yaparak keyifli okumalar dileyeyim.






29 Kasım 2014 Cumartesi

Under the Tuscan Sun / Kızgın Güneş / 2003





 Under the Tuscan Sun'ı kim Kızgın güneş diye çevirmiş bir fikrim yok :)

 Frances, San francisco'lu evli bir yazardır ve filmimiz  bir  toplantıda kocasının onu aldattığını öğrenerek başlar. Yani bir yıkımla başlıyor :/

Ardından eşcinsel arkadaşının hediyesi olarak İtalya'ya  gezmeye gidiyor, eşcinsel turla. Tur esnasında oradaki bir eve aşık olup direk evi satın alıyor.

Bir anda Toskana'nın o kızgın güneşinde buluyor yani kendini.

Tabi diplomatik hiç bir zorluk yaşamadan,bir belge toplamadan, bir süreç geçirmeden, pat diye ev alıp orada yaşamaya başlaması komikti ama hani herkesin "alıp başını gidip farklı diyarlarda yaşamak" isteğini gerçekleştirdiği için insan affediyor bu ufak tefek detayları :)



Sonuç olarak, dilini bile bilmediği bir diyarda, yüzyıllık eski bir evde, tek başına yeni bir hayata başlamış oluyor. Boşanmış insanların senede 3, evlilerinse senede 5 kez istedikleri bir durum yani :)

Filmin devamında Francesca'nın yöreye ve yeni hayatına alışmasını, kendini ve evini tamir edişini izliyoruz. Küçük detaylarını sevdim filmin, her gün meryem anaya çiçek getiren amcanın yolunu gözlemesi gibi.

Manzaralar harikaydı, Toskana'da inanılmaz bir doğa ve tabi bu doğayla birleşen eşsiz bir tarihi doku var. Filmi izlerken görsel açıdan da doyuyorsunuz.

Öte yandan ihanetin acısı  var, bir anda yıkılan bir hayatı toparlamak kolay değil elbette. Bir sahnesinde Francesca'nın bir repliği vardı, çok sevdim. Yanlış , ama boşanmayla alakalı benimde hislerim böyle olurdu muhtemelen.


 " Boşanmada en şaşırtıcı olay nedir biliyor musun? Kafana isabet eden bir kurşun yada araba kazası gibi seni öldürmüyor. Öldürmeli. Ölüm sizi ayırana kadar beraberlik sözü verdiğiniz biri "Seni hiç sevmedim" diyorsa bu anında öldürmeli. Bundan sonraki gün uyanmamalısın."



 Kendini tamir etme sürecine dahil olan yakışıklı italyanımız Marcello var birde. Marcello'nun yaşattığı hayal kırıklığından sonra Francesca'nın isyan ettiği bir sahne vardı.

"Daha ne yapayım, tüm hayatımı değiştirdim"

Bir şeylerin değişmesi, zamana veya mekana bağlı değil aslında. Bu tamamen insanın kendisiyle alakalı. Zamanda mekanda yardımcılar tabi ama aslında siz değişmiyorsanız, hayatınızda yaptığınız tüm değişiklikler zaman geliyor hiç oluyor ve insan o zaman tam olarak yukardaki repliği kullanıyor.




Özetle ben filmi çok sevdim, Güçlü ve güçlü kalmaya çalışan kadınları zaten severim :)

Böyle sıcacık bir film arıyanlara göre güzel fikir.

Ayrıca Diana Lane'de çok tatlıydı. İmdb'si düşük ama siz takılmayın.


İyi Seyirler..




24 Kasım 2014 Pazartesi

Miss Potter /2006



  İzlemekte geç kaldığımı daha doğrusu farketmekte geç kaldığımı düşündüğüm bir filmle geldim bu sefer.

 Beatrix Potter ismini duyanınız var mı? Doğrusu ben bilmiyordum, kendisinin ünlü ingiliz çocuk kitabı yazarı olduğunu. Film sayesinde masallarının ve de masaldan öte illüstrasyonlarının meraklısı oldum.

 Film Beatrix Potter'in biyografisi niteliğinde. Beatrix rolünde Renée Zellweger  , kitap yayımcısı ve de aşkı olarak Evan Mcgregor u izliyoruz. Ben Renée 'yi sırf  Bridjet Jones'tan dolayı ayrı bir yere koyarım :) Bu filmde de ayrıca sevdim.



Filmde Beatrix'in illüstrayonlarıyla bezeli hayatını, masallarını, otuziki yaşına gelip nüfuzlu bir aile de olup bekar kalıp masal kitabını basacak bir yayınevi bulmasını ve bu süreçte yaşadıklarını izliyoruz.Dönemin İngiltere'sinde kadınların sadece iyi bir evlilik için yetiştirildiklerini, kadına verilen değeri (!)  görüyoruz. Buna rağmen Beatrix'in kitap konusundaki kararlılığı ve dik başlılığını, illüstrasyonlarıyla yaşadığı hayali dünyayı, yaşına rağmen hala içindeki çocuğu yaşatışını çok sevdim.



Öte yandan, kostümler ve dekorlar şahane. Sanat yönetimini çok başarılı buldum. Sırf bu yüzden bile insan oturup izleyebilir, hele ki dönem filmlerini sevenler hiç atlamasın. Ayrıca İngiltere'de görmek istediğim bir yer daha oldu, Lake District. Ah çok güzeldi.. -kalpler-

Bende güzel tatlar bırakan bir film oldu.
 İllüstrasyon meraklısı biri olarak iyice kıskandım.

Keşke resim çizebilseydim :)






21 Kasım 2014 Cuma

Sabah Kahvesi



Sabahın köründe Starbucksa gidip elinde kahvesiyle fotoğraflar çekinen insanların gerçekliğine şahit olduğumuz bir yer instagram.



Ve ben iki gündür her sabah inatla starbucksa gidip kahve alıp işe öyle geçen o hanımkızın hayatına şaşırıyorum. İnsan neden her sabah starbucksa gidip kahve alır? Devil wears Prada mı yız? Bu bir ibadet olsa insanlar bu kadar özenmezdi şüphesiz.

 sadece şaşırıyorum. Ne kadar farklı hayatlar var, ne kadar değişik. Aklımın alamayacağı sayıda insan toplulukları, hayatları, bakış açıları.. Ve hepimiz her gün kendi dünyamıza uyanırken zannediyoruz ki bu hayatta en önemli şey kendimiziz. Zannediyoruz ki herkesin yaşadığı, hissettiği aynı. Olaylara verilen tepki aynı.

İnatla sabahları işe giderken starbucksa uğrayan kızı asla anlayamacağımı anladığımda farkettim ki aslında anlamak zorunda da değilim. Değilim, yok.

O öyle mutluysa, her sabah üşenmeden starbucksa gidiyorsa, o kahve midesine dokunmuyorsa, ordaki elemanların gene mi bu bakışlarına maruz kalmıyorsa, kalıyorsa da umursamıyorsa.. Yok hiç birini anlamak zorunda değilim. O napıyorsa o.

Bu sabah bunu anladığımda bir insanı daha hayatımdan çıkarttım. Sürekli anlamaya çalıştığım hareketleri, anlam veremediğim davranışlarına anlam vermeye çalışmalarım..

Yok insan nasılsa öyle olucak. O öyleyse öyledir ve ben anlamıyorsam hayatımda kalmasın. O nasıl mutluysa öyle olsun, bende onsuz mutluyum demek ki.

Zaman geçtikçe hayatımda azalan insanlara baktıkça diyorum ki ya olgunlaşıyorum yada huysuzlaşıyorum .

Varın siz düşünün.


Sabah çayınız benden :) Oh mis çay :)





18 Kasım 2014 Salı

İt's okey İt's Love / Güney Kore / 2014


                     Trailer bilem çok farklı ben sevdim :)



Tatataaam!!

Aylar önce yazmaya başlayıp  bitiremediğim şu yazıyı artık tamamlayıp yayınlıyorum.

Size Secret Garden'dan sonra çok süper bulduğum yegane diziyle merhabalar diyorum :) Hatta öyle ki acaba SG'nin tahtını salladı mı içimde bilemiyorum. Olmuş olabilir.

İlk defa bir diziden upuzun bahsetmek istiyorum :)



İt's okey İts love, bilindik Kore senaryolarının çok dışında, farklı bir yapım. O yüzden klasik Kore senaryolarını seven birinin seveceği tarzda değil bence.
Konu itibariyle biraz daha müstehcen, ilişkiler daha açık saçık. Hımm nasıl desem, bir i need romance serisinin farklı yansıması gibi.Tabi açık sahne yok ama öpüşme sahneleri her halde bir tek bu dizi de bu kadar çoktu :) Ve tabi klasik Kore kızı öpüşmesi değildi izlediklerimiz :) O öpüşmeleri de hep komik bulmuşumdur. Filmlerde anasını ağlatan aktiristler masum kız rollerinde çok komik oluyorlar. Tabi burada Kore dizilerinin Endonezya gibi müslüman ülkelere dizilerini fahiş fiyatlara satmasının rolü çok büyük. Yani öyle "ay bu korelilerde çok edepli" muhabbeti tamamen duygusal :))


 "Hadi seni hep gitmek istediğin yere götüreyim" diyip bilet alan en lüks otelleri seçen bir erkeğe hiç bir kız böyle davranmaz. net :)

İlk fragmanı gördüğümde bile heyecanlanıp meraklanmıştım. (Dizi fragmanına heyecanlancak kadar monoton bir hayata sahip olabilirim, ne var? :/ ) Gong hyo jin'den resmi olarak özür dilemek istiyorum. Hangi kameraya bakayım? Ablacım ben eşeklik etmişim, unnimsin, affet. Oyunculuğu çok iyi ve çok doğal hatun. Ah bir de şu kadını kim giydiriyorsa basma eteklerle dolandırmasa daha makbule geçicek. Ama abtürük giyim tarzı da oyunculuğunun yanında hiçe dönüşüyor.

Jo in sung'un izlediğim ikinci dizisi. "That winter"'da izlemiştim ilk önce, orada da beğenmiştim, oyunculuğu süperdi. Ama burda başka bir şeye dönüşmüş. Adam büyüdü de büyüdü rolle :)



Neresinden başlayacağımı bilemiyorum.
Konusundan başlayayım o halde :) Sonra okumak istemeyenler devam etmesin, bol spoiler veririm açık saçık yazarım çünkü. Kimse durduramaz beni :)

Jang jae yeol, ünlü bir yazar. Partilerde djlik yapan, radyo programı olan, hatunlarla gününü gün eden, yırtık bir tip aynı zamanda. Hapiste bir abisi, birde annesi var. Zamanında üvey babasından dayak yemekten bir takım pskolojik sorunları da olmuş ama gayet iyi gözüküyor :)



Ji hae soo, özürlü babaya, sürekli çatışma halinde bulunduğu bir anneye ve silik bir karakter olan  ablaya sahip bir  psikiyatrist. Okul zamanından sunbaesi  dr uncle jo ve zamanında sunbaesinin hastası olan tourette sendromlu so kwang'la aynı evde yaşıyor. (burada işte klasik olmayan bir senaryo olduğunu anlıyoruzz :) )
Sonra bir gün sunbaesinin ricasını kıramayan ji hae soo, bir tv programında jang jae yeol le onun kitap karakterleri üzerine tartışıyorlar. Bu arada jang jae yeol gerilim romanları yazıyor.
Ve dizimiz startı veriyor. Ardından gelişen zamanda jang jae yeolla olan çatışmalar, büyüyen aşk, çıkan pskolojik sorunlar .. ve finish mutlu son!! :) partyyy.. yani gönül rahatlığıyla izleyin, çok şirin bir sonu da var. Daha noooolsun yav!



Dizinin çekimleri değişikti, pskolojik konular ele alındığı için sanırım hep yüz odaklıydı. Çok fazla yakın çekim vardı ve oyuncuların mimikler şahaneydi!Hele jo in sung'a öldüm bittim..
Ayrıca ilk defa bir Kore dizisinde normal bir başrol kadın karakteri izledik bence. İlla o kızlar bir ezik olur bilirsiniz. Bu defa kızımız fazlasıyla özgüvenliydi hatta bu özgüven çoğu zaman gıcıktı. Yine de sevdim, çünkü jang jae yeoul gibi erkekler gıcık olurlar. Bilirsiniz, havalı fazla özgüvenli vs vs..


Şu "tam benim tipim" muhabbetide güzeldi :)



Bir de ilk defa aşk izledik. Normalde dizilerde karakterler bir şey yaşamazlar hep bir aşktan ölüp biterler manasızca. Bu defa baya sevgili olmalarını, anılarını filan izledik, hatta bizde anı biriktirdik :) Sonrasında olan olumsuzluklara da yerli yerli üzüldük.

Dizinin müzikleri harikaydı!Bir sürü yeni müzik dinledik. Playlistimize birsürü bebekler eklendi. Çok mutluyum. Ki o grupların başka şarkılarını da dinlemeye başladım.


Bundan sonrası SPOİLER :) benim yorumlarım olucak.. ona göre :)

Dizi jang jae yeoul'umuzun abisinin çatallaması ve kang woo'yu görmesiyle başlıyor. Ben hemen anlamıştım onun kendi halüsünasyonu olduğunu :) Çok zeki olduğumdan :p Tabi dizide olan bu pskolojik mevzular pek gerçekçi değildi. Ama buna rağmen ben sevdim. Zaten hangimiz çok detaylı biliyoruz bu konuları?
Hommate geyiklerine koptum.  Dong mi sunbae ve so kwang acayip iyi yan karakterler olmuş. Onlar olduğu için bile dizi izlenebilir.

İn sungcuğumun aforizmaları, kızla tersleşmeleri, fingerdemelerinide çok sevdim hahaha :) Böyle bir kaç sahnesi hala aklımda, keşke o sahneleri kırpıp size gösterebilsem. Bence çok iyi bir couple oldular ve o sahneleri acayip oynadılar. Ben gerçek olduğunu düşündüm hep, bu kadar hissiyatın geçmesi garip geliyordu ve sürekli " ya bunların arasında kesin bir şey var"  diyodum, sonunda beraber oldukları gündeme düşünce haklı olduğumu gördüm :p

Aferim bana, çok önemli bir şey.




Mesela, in sungcuğumun hastanelere düşüp ji hea sooyu görünce ağlayışı vardı.. Allahımm, o ne güzel zor konuşmaktır!!!.. Hyun bin nasıl asansor sahnesı oyuncusuysa, ın sungta hastalıktan konusamama oyuncusudur.  Böyle biline! :)

Bir sahnesinde ji hae soyu işe gönderiyordu, ona kahve ve sandviçii yapıyordu :) ( ing telaffuzlarına hastayım ama onlar bilerek oyle telaffuz edıyorlarmıs kore aksanlı ıng yanı :) )  o sahneyi izleyen herkesin aralarında birşeyler olduğunu düşünmesi lazım bence. Ay yoksa sadece bana mı oyle gelıyor :/
Ji hae soyu durakta bekledıgı yada hastaneye suprız yapıp geldıgı sahneler.. Ya da yazı yazarken pat diye odasına girdiğinde ifadesizce ona ters bakışlar atışı.. Adam yardırdı diyorum size :)

Tabi onca pskyatristin içinde yaşayıp kimsenin onun deli oluşunu anlamamsı filan tuhaftı tabi :)





ya sonuç olarak ben çok sevdim. Güzeldi ama herkes sevmemiş gördüğüm kadarıyla..


İzleyenlerden yorum alayım?










4 Kasım 2014 Salı

Julie & Julia



Bu gün keyifle izlediğim "Julie and Julia" filmiyle geldim :)

Belki bir çoğunuz bu filmi izlediniz, 2009 yapımı film ve oyuncu kadrosu güzel.
Benimde sürekli izleme listemde beklettiğim nedense bir türlü izlemeye başlamadığım bir film oldu.
Başlamadan önce sıkılacağımı düşünüyordum. Nerden böyle bir önyargıya kapıldım bilmiyorum.



Halbuki bence her bloggerın izlemesi gereken bir film :) Çünkü film bizi,  1946'nın Paris'ine diplomat eşiyle beraber yerleşen Julia Child'ın (Merly Streep) Le Cordon Blue'dan aldığı dersler ve yemek aşkıyla kitap yazma serüvenine aynı zamanda 2002 de sıkıcı monoton ve genel itibariyle başarısız hayatına renk katmak için çocukluğundan beri hayranı olduğu Julia Child'in Fransız yemekleri kitabından 500 kusur tarifi bir senede yapıp  bunu blogunda paylaşma hedefini kendine koyan Julie'nin hayatına dahil ediyor.( ne cumle ama!)  ve bunlar gerçek. Yani gerçekten Julia Child & Julie var ve gerçekten böyle bir serüven yaşanmış.



En başta belirtmeliyim ki, Merly Streep'e hayran kaldım. Julia karakterini başkası canlandırsaydı bu kadar iyi olur muydu emin değilim. Stanley Pucci - yani julianin eşi- yle olan uyumu, tavrı, hareketleri, mimikleri.. Çok sevdim. Dahası benim gibi Fransız mutfağına meraklı ve Paris aşığı biriyseniz izlerken mutlu olmamanız imkansız.

Öte yandan Julie karakteri tipik metropol insanı. Kararlar alan, yerine getiremeyen, kendine sözler verip bozan, mızmız, depresif vs.. Ama Julia'nın tarifleriyle kendini başka bir boyuta taşıyıp hayatına farklı bir pencereden bakıyor. Hepimizin yapmak istediği, uğraştığı şeyler... Tabi bir de blog boyutu var.



Ozamanlar blog tabi bu kadar revaçta değil :) Yazdığı yazılar ve koyduğu hedefle en çok tıklanan 3. blog olup, ny timesta röportajı yayınlanan, üne kavuşan,yazarlık hayallerini gerçeğe çeviren bir julie oluyor filmin sonunda. E tabi bir de hikayesi film oluyor  :) İnsan izlerken bir adet "julia child" sipariş vermek istiyor. Bende blogumda yazayım ve istediğim kitabı yayımlayayım filan :) Biliyorsunuz artık herkes kitap çıkartmak istiyor, bu hepimiz için geçerli yani :)



























Ve bir de erkekler... Julie'nin de Julia'nın da hayatında mikemmel erkekler var :) Yani destek çıkan, anlayışlı vs.. Julia karakteri güçlü bir karakter, ne yapmak istediğini bilen ve bu konuda çalışan, güler yüzlü ve depresif değil. Kendini salmıyor kolay kolay. Eşide aynı oranda ona destekçi ve aralarındaki uyum mükemmel. Julie ise mızıkçı, depresif. Cozutuyor ve adama sarıyor. Tabi bir zaman sonra kavga gürültü dahil oluyor, Ve adam tahammül edemiyor. İzlerken ve bu ayrımı farkettiğimde kadınlar olarak yapmamamız gereken bu defresif güçsüz ve adamlara sarma olayını bir kere daha altını çizdim. Güçlü kadınları herkes seviyor, filmi izlerken istisnasız herkes Julia karakterini sevecektir, güçlü insanlar çünkü herkese moral veriyor. Ama julie gibi mızıtan bir tip olursanız işiniz zor. Sizi gerçekten sevenler bile bir zaman sonra katlanamayabilir.


Filmin sonuda bence çok güzel bitiyor. Olağan, sıradan.. Yani olması gerektiği gibi. Bir action yok,  Julia & Julie tanışıp buluşmuyorlar, ruh ikizi çıkmıyorlar yada julie onun torunu çıkmıyor :) Tam olması gerektiği gibi bitiyor. Ve bu sıradanlık asıl mutlu eden şey. Julie'nin kendine verdiği sözü tutması yetiyor bile..

Öyle işte. Bir de blogla alakalı gaza geliyor insan, bir de çenesini açıyor insanın film :)

Bazı filmler var, arada keyifsiz olduğumda açarım, bu da onlardan biri oldu bile.

Sizinde yorumlarınızı bekliyorum ^^

Son söz tabiki;

BONNE APPETİT

22 Ekim 2014 Çarşamba

Sallama Cay


 Cayi cok severim. Cayla alakasiz atalarim olsa da icimde bir cay canavari var. Yemekten sonra caysarim, cayim guzel olur kizlarcim -yaseminim,havvam-  bana gelince cok cay iciyomus oyle diyorlar:p
Romada ilk sabah kaldigimiz aparta yakin marketten sallama cay almistik, normalde sallama caylar benim en uyuz oldugum seylerdir. Cig kokusu beni gebertir. Ama o sallama cay bana ters kose yapmisti vee bir cok demleme caya gore cok guzeldi.
Bizde nden boyle guzel sallama caylar yok diye  yakinmistim. Hala yakiniyorum:/ neden guzel sallamalarimiz yok?

Bu bir yolculuk yazisi, cay icmek istedigim ama karisik meyve suyu aldigim..  Tum universite hayatimin baskarakterini evlendirmek uzere yola koyuldugum..
Okadar cok sey paylastik ve okadar cok ani biriktirdikki.. Zaman mesafeler bazi seyleri degistirse de yasanmisliklari degistiremez. Yazima denk gelir mi bilmem..  Diliyorum ki coktan hakettigi mutlulugunu fazlasiyla yasar. Turk adet gelenek gorenekleriyle sabote edilen tum nikah dugun zimbirtilarina, zorlu evlilik hayatina inat bir portre cizer ve sorunsuz bir mutlulugu olur. Cunku su hayatta mutlu olmak en buyuk nimet. Hep guzel nimetler bulur, hanesi bereket ve huzurla dolar. Sabaha kadar dua edebilme kapasiteli mel, istanbul yolunda, vib otobusunde 7 numarali koltuktan bildirdi.
ciao.

3 Ekim 2014 Cuma

Hasee Toh Phasee, Miss Granny, Chef / 2014


Bir Hint, bir Kore bir de Hollywood sinemasıyla geldim bu sefer.



Önce Hasee Toh Phasee'yle başlayayım.
Hint sinemasının olmazsa olması dans sahnesiyle başlıyor filmimiz ve yine bir olmazsa olmaz, upuzun dakikalar.
Nikhil ve Meeta, farklı ailelerin aykırı çocuklarıdır. Bir düğünde karşılaşıp iki aykırı tip olarak kendi dillerince bir muhabbete girerler fakat Meeta'nın kaçışıyla o muhabbet orda son bulur,  Nikhil düğünde  Meeta'nın güzel  ablasına aşık olur.. Aradan yıllar geçer, evlenme arefesinde Meeta çıkagelir.
Sonrası olaylar olaylar..
Bir de spoiler :)
Bir düğün arifesinde geçtiği için, bir sürü Hint adeteni de görmüş oluyoruz. Nerdeyse 40 gün 40 gece düğün yapıyorlar ve kız tarafı erkek tarafına başlık parası veriyor :S Başrol Nikhil'i pek beğendim, eli yüzü düzgün çocuk, normalde Hintlileri çirkin buluyorum filmlerini de izlemek zevkli gelmiyor açıkçası :) Ama kızı hiç beğenmedim. Belki senaryo gereği o tarz bir kız olması lazımdı ama yok yani kız olmamış, bir de böyle filmin başında kız anormal aykırı bir tip ya güya öyle davranıyo, bir ağız hareketi var, cidden patlatmak istedim :) Artı şişko. Amir khan'nın 3 idiot'daki tiplemesinin kız versiyonu gibiydi kız. Biraz daha anormali.
Sonuç olarak ortalama bir film. İmdb'si 7,3. Bence fazla. ben en fazla 6 veririm. Sonlara doğru beni baydı baya. Bir de yedi sene ablasıyla görüşüp zart diye kardeşine kaçması damadın ne bileyim, o da tuhaftı. Hint sineması sevenlerin sevebileceği ama  benim gibi  çok bayılmayanlarında idare eder bulacağı bir filmdi.


Miss Granny, eğlenerek izlediğim yer yer duygusallaştığım sonundaki süprize  "ayyy" diye iç geçirdiğim bir film oldu.

Film büyükannenin bir sihir sonucu 20li yaşlarına dönmesini konu alıyor. Kadroda hep sevdiğim isimler var, başroldeki kızı tanımasam da :) Onu da sevdim. Hiç kimse olmasa Lee Jin Wook var ablası :) Gerçi öyle çok aman aman rolü yok ama olsun. İzlenir.

Film eğlenceliydi, ayrıca biraz hüzünlüydüde.. Hani bir anne çocuğunu yetiştirirken ne zahmetlere katlanıyor, gün geliyor çocuklar istemiyor ya, o muhabbet var. Ama dokunaklı...
İzleyin, pişman olmazsınız!


Chef!!
Chef'e başlarken sıkılacağımı bile düşünmüştüm ama ters köşe yaptı. Bende "Little Miss Sunshine" tadı bıraktı. Ayrıca kadroda acayip zengin, belli ki filmin yönetmeni,senaristi ve başrol oyuncusu Jon Favreau Hollywood'da hatrı sayılır bir yere sahip.

Chef yani Şefimiz, Ünlü bir gurmeyle takışması sonucu sosyal medyada patlar gider. Ardından çalıştığı restauranttan kovulur. Kendisine yeni bir iş kurma sürecine girer. Bu olayların yanı sıra aile ilişkileri de işleniyor. Boşandığı karısı, Oğluyla olan garip ilişkisi mesela :) Bu yabancılar hep mi böyle diye insan bir soruyor cidden.
Ayrıca sosyal medyanın etkisini görüyoruz. Gerçekten çok güçlü bir etkiye sahip artık. İnsanı vezir de rezilde edebiliyor. Rahmetli Zeki Müren' nin "reklamın iyisi kötüsü olmaz" ı tam Şefimizi anlatıyor.
Ben baya eğlenerek izledim. İmdb'si 7,3. Bence yerinde.


Bayramda sinema keyfi yapsam, ne izlesem diye düşünenlere gelsin o halde.

Ciao..



17 Eylül 2014 Çarşamba

Bir gece karalaması

Şimdi bile düşününce hala o ortamda nasıl bulunduğumu anlayamadığım bir ortamda bulunmuştum uzun zaman önce.

Ortamda kiler grup terapisinde gibi teker teker kendini tanıtmaya başladı.

Uzun, ince,kahverengi küt saçlı, kemik çerçeveli gözlüklü bayan sıra ona gelince hayatını anlatmaya başladı. O tip, o bakışlar... Gerçekten bu dünyaya memur olmaya gelmiş gibiydi. Adını bilmediğim, öğrenmediğim sınavlara girip yüksek puanlar alan, inanılmaz yüksek kpss puanıyla atanan, şimdi de kurumlar arası geçiş için çalışmaya başlayan o bayan...
Kendinden emin ve kararlı bir şekilde aldığı puanları, geçtiği sınavları ve hedefini söylerken, kendide ortamdaki herkeste onun o istediği kuruma geçeceğini biliyorduk.

O günden sonra hiç birini görmediğim o ortamdaki insanların -yolda görsem hatırlamam- içinden bir tek o kemik çerçeveli gözlüklü bayanı hatırlıyorum ve bir tek onun halinden şüphem yok. O istediği yere geçmiştir ve mutludur.

Böyle insanlar var hayatta. Hep ne istediğini bilen, o sınavlara giren, uçuk puanlar alıp, istediği yerlere gelen. Mutlular mı bilmiyorum ama bu hayatta istedikleri bir şey oluyor ve onuda başarıyorlar. Öyle bir hisse kapılıyorum ki, evliliklerini, doğumlarını hatta ölücekleri tarihleri planlasalar tutacakmış gibi..

Ben hiç öyle olamadım ve bu yüzden hep imrendim. Bir şeyi çok isteyip o yolda canla başla çalışıp, insanlarında benim başarımdan emin olacakları bir durumum olmadı hiç. Hep spontane, hep Allahualem... Daha çok kırılgan oldum, güçsüz ve savaşamayan. Daha çok kollanmayı bekleyen,pes eden...

Böyle olduğum için çoğu kez kendimi ezdim,hor gördüm ve mutlu olmadım. Yirmi altımı doldurupta yirmiyedime başladığım şu günlerde daha iyi anladığım gerçek şu ki; herkesin yolu başka, herkes başka türlü gidiyor hayat yolunda. Ben fıtraten güçlü,savaşçı,plancı (yani işlerini planlayıp o yolda çalışan çabalayan)  değilsem, ben sabırlı,hoşgörülü ve idare edebilen biriyim. Ve çoğu kez kpssye çalışıp atanan o bayanın halet-i ruhaniyesi makbulse, çoğu kez de benim sabrım ve hoşgörüm makbul. İnsan kendinde olmayana yada insanların beklentisine rağbet ediyor ama asıl-olan  insanın kendinde olanı bilip, sevip onu parlatması.

Yine uyku tutmayan bir gece de aklıma düşen kemik çerçeveli bayanın hatrına bloguma karalamak istedim. Yine zor bir süreçteyim ama sabırlıyım. Bir çok olay oluyor etrafımda, emsallerini görüyorum insanlar tahammülsüz, ben hoşgörülüyüm. Allah biliyor ya, hepsinin bir imtihan olduğunun farkındayım ve gerçekten içten bir " bu da geçer ya hu" diyorum...

Bu yazıda burda bi dursun. Kendime yada insanlara tahammülsüz olduğumda açıp okuyayım.


16 Eylül 2014 Salı

İtalya Gezimiz /Sienna, San gimignano, Pisa -2014

Roma'dan erkenden ayrıldık!

Elveda Nero'nun yaktığı Roma! Belki bir gün yeniden buluşuruz :)

Yol boyunca Toskana'nın üzüm bağlarını, bahçelerini köylerini izleyerek keyifli bir yolculuk yapıyoruz ve siena'ya varıyoruz.

Sienna meydan

Siena, Unesco'nunda dünya mirası listesinde olan, Ortaçağ mimarisinin hakim olduğu ve Palio denilen at yarışlarının çook meşhur olduğu bir küçük şehir.  Her yıl binlerce turist şehrin en ünlü meydanı  "Piazza del Campo" yapılan da bu at yarışını izlemeye Siena'ya gelirmiş.



 Siena'daki mahallelerin hepsinin ayrı bir bayrağı var ve hepsi bu at yarışına bir jokeyle katılırmış, onlar için çok önemliymiş ve ciddi paralar harcarlarmış bu yarışlar için. Taa ortaçağdan kalma bir gelenek.
Satıcıların çoğunda bu mahallelerin bayrakları satılıyordu ve mahalle başlarında mahallenin bayrakları vardı :) Yani bu iş öyle basitçe bir yarış değil baya onur meselesi :)))
Duomo

Aynı zamanda yine bir Duomo sizi karşılayacak. Siena Duomo'su İtalya'nın en büyük katedrallerindenmiş ve içerisinde  Donatello, Michelangelo gibi isimlerin heykelleri var. Dışıda içide hayli şaşalı. Girişler ücretli, kuyruk olabilir :)

o cafe :)

Biz gittiğimizde kısa bir turun ardından Campo meydanındaki cafelerden birine oturduk. Yanımıza gelen bir sokak müzisyeni nereli olduğumuzu öğrenince "Mavi mavi masmavi diye başladı" :)) Artık birileri mi öğretti yoksa kendisi zaten biliyormuydu bilmiyorum. Eğlenceliydi!



Fazla vakit kaybetmeden San Gimignano'ya vardık. San Gimignano'ya giderken bile yol öyle huzurlu ki! Oraya varıp sur kapısından daha geçerken aşık olmuştum :)
Taş sokaklar, çiçeklerle süslü camlar, zengin sanat yapıları ve romantik restaurantlar...
Atmosfer çok güzeldi, san gimignano kendisini insana sevdiriyor enteresan bir şekilde.




13 kuleli, 12. yy dan beri değişmemiş silueti,duomosu, palazzo del popolosu, şirin dükkanları, meşhur dondurmacıları ve keyifli sokak müzisyenleriyle bana ayrı bir keyif verdi San gimignano..
Gidin görün, es geçmeyin derim.



Ardından Pisa yı görmek için yola düştük. Pisa'ya gidip başka yerleri görmüyorsunuz :) Direk Vaftizhane,duomo ve meşhuur eğik kulenin bulunduğu meydana attık kendimizi. Açıkcası gitmeden evvel Campanile'yi (eğik kule) bu kadar etkileyici bulmuyordum, hatta itiraf etmem gerekirse gitmeden önce araştırma yapmasaydım yanındaki Vaftizhane ve Duomo nun da varlığından bir haber olucaktım :) Bu üçlüye bayıldım, çok ihtişamlılar. Eğik kule,temelinde toprak kayması olup eğilince   ilk olarak 2001'de temelleri sağlamlaştırılıp ziyarete açılmış. Nicola & Giovanni Pisano'nun eserleriyle süslü bu yapılar görülmeli ve evet bir poz verilmeli :)


Üzerimde roma tişörtü,ablam & ben :)

Ve günümüzü Floransa'da güneşi batırarak tamamlıyoruz. Meşhur kırmızı kiremitli Duomu siluetiyle
Floransa, gerçekten etkileyici bir şehir.

O da diğer bir yazı da olsun :)



28 Ağustos 2014 Perşembe

Ahmet Batman Kitapları



Karşınızda popularizme kurban olmuş biri var.

Ucuza kitap bulduğumda, beleş yemek bulmuş gibi sevinip dünyanın tüm görgüsüzlüklerini bünyemde toplayıp rafları boşaltacak gibi oluyorum.
Yine ucuz kitaplara rastladığım bir gün, Ahmet Batman'nın kitabıyla olan tüm ig fotolarının bilinçaltıma yaptığı etkiyle ve kendisini "başka bi yazar" sanmamla -evet böyle de değişik bir tipim- alışım bir oldu.

Okumayan insanların yazdığı yazılar çok bellidir. İlkokulda Türkçe öğretmeni "sen ne güzel yazıyosun evladım hep yaz" demiş kişiler kazık kadar adam olurlar, gazete bile okumazlar hatta ekranda geçen yazıları okumaya üşenirler ama ellerinde kalem kağıt onlara "hep bahar ,hep aşk". O tarz yazılar nasıl sıkıcı,kendini tekrarlayan, malumatfuruş bir dile sahip olurlar bilirsiniz.

Bende yazdığım bir çok yazıyı sırf bu sebeple yayınlamam.Çünkü insan okumadıkça ne yazdıklarında ne dilinde gelişme olabilir. 2 metrelik havuzda kulaç atıp, kendini denizde sanma vehmine kapılmak istemem çünkü.

İşte bu tanımlamalarım hepsi Ahmet  Batman'nın kitabı için geçerli. Ama derseniz, kendisi ayaklı kütüphanedir, Sefiller'in 234. sayfasında ne yazdığını ezbere bilir. O halde cidden yetenek yok.
Kim şişirmiş bu kadar neden herkes kitabını almış onu da anlamadım.

Bari ben eleştireyimde alacak olanlara bir ışık tutayım dedim :) Yazılar deneme desen değil, günlük değil, anı hiç değil. Herhangi bir blogu okuyormuş gibi bir his yaratıyor. Yurdum erkeğinin "kadınlar ve aşk" hakkında gereksiz aforizmaları.

Yani ben hiç beğenmedim kitaplarını, aldığım içinde okumuş oldum. Sadece yazı sonlarındaki bir kaç söz güzeldi o kadar. Ha bir de kitap kapakları :)


Sizin yorumlarınızı alalım?

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Yirmibeş ağustos bindokuzyüzseksensekiz doğumlular

doğum günü kahvaltım sevdiklerimle beraber


 Selam size.

Sizin de doğum gününüz kutlu olsun :)
Bu gün benim doğum günüm. Aylar öncesinde doğumgünümü kutlamıyolar diye baya atarlı bir yazı yazmıştım. Belki hatırlayan vardır :)

Ben böyle atarlanıp kimse kutlamıyo diye küçük emraha bağlayınca ablamlar süpriz yaptılar bana. Cuma günü kapı çaldı, kendi halimde otururkene. Kim o! diye seslenmelerime cevap alamayınca malum büyük şehir biri kapımın altından su atar bende açıp bakarım organ mafyasına kurban giderim yada teyzenin teki kek getirmiştir ayak üstü yerim ve yine böbreklerden olurum diye camdan baktım :)
Camdan bakıp ablamla gözgöze gelmemiz 5 sn benimse olayı idrak etmem 10 sn mi aldı. Çünkü cidden anlam veremedim :) Karşımdaki ablamdı ama o nalakaydı :) Yeğenleri mi de görünce ampul yandı sonunda! Şok oldum cidden tam süpriz oldu:) Bende ki mutluluk paha biçilemez tabi. Bir de deliler kutu hazırlamışlar bana. Kutuları hazırlamayı seviyorum bayılıyorum hatta. Biliyorlar :) Ağlarım :'(


İşte kutum :) Çerçeve & Binnie ikilisine dikkat hahahah :)
Velhasıl çok cici bir doğum günü oldu. Bunun yanı sıra msjla kutlayanlar oldu, arayanlar oldu. Facebookumdan tarihi kaldırmama rağmen hatırlayan arkadaşlarım dönüş yaptı. Mutlu oldum. Sonrasında kutlayanlar oldu, onlardan görüp dönenler oldu. Hepsi mutluluk vericiydi.Galiba atarlı yazımdan dolayı bana çok üzüldünüz :) Sizin dualarınız ve benim üzülmelerim sonucu güzel bir doğum günüde geçirdim. Bu yüzdende buraya yazmak istedim :) Elhamdülillah.

Yaşlandım. Siz 88 doğumlulara 27 mi diyorsunuz 26 mı bilmiyorum. Ben hep küçük olanı söylerim çünkü doğrusu odur :) Ama bir gerçekte var ki 27. seneme başlıyorum. Halbuki ruhum hala ondokuzlarda. Demek ki insanların ruhum genç diyişi böyle bir şeymiş.

İşin aslı insan yaşamaya doymaz. 100 olsa 200. yaşını kutlamayı diler. Ölüm hep uzak gibi gelir.
Ama biliyoruz ki yarınımızın garantisi yok, elbet bir gün bu hayat bitecek.
Yaşayıp giderken, seneleri devirirken hayırlı işler yapmış olmayı diliyorum.

Boş işlerden uzaklaşmak,dolu dolu vakit geçirmek istiyorum. Yeni yaşım için dileğim bu.

O halde hepi börttey hepinize :)

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Mustafa Kutlu Öyküleri

Kafamda beliren onbinlerce konuya rağmen birşeyler yazamayıp blogumu boşluyorum.

Mustafa Kutlu benim için, hani hep aklınızda olan ama bir türlü kitabını alıp okuyamadığınız yazar olur ya, onlardan biriydi.

Bir türlü elim kitaplarına gitmedi. Ta ki bir ramazan gecesine kadar. Sahura kadar bir solukta okudum Uzun Hikayesi'ni .. Ardından kendimi bir kitapçıda yine Mustafa Kutlu öykü kitabını alırken buldum. Yoksulluk İçimizde' yi de yine aynı serilikte okudum.
Bir çırpıda, altını çize çize ve tadı damağımda kalarak.

Rahmetli babanemin hiç olmayan balkonunda bir ikindi vakti hiç olmayan rengarenkçeşit çeşit çiçekleri arasında babanemle sohbet edip kahvelerimizi yudumlamışız yada kendi ektiğim limon fidesinin yeşillenip limon verdiğini görmüşüm, uçsuz bucaksız kimseciklerin olmadığı tertemiz bir sahilde, şirin bir kulubenin verendasında güneşin batışını izlemişim gibi hisler yaşatan bu kitapları sevmemek gibi bir seçeneğim olamazdı.

Bende sevdim. Hiç yaşamadığım şeyleri yaşamışım gibi hissedip, içimi ısıtan ve farkına vardıran bu öykü kitaplarını seviyorum.Muhtemel daha fazlasını da alıp okuyacağım.

Sizler neler hissettiniz ya da hiç Mustafa Kutlu okudunuz mu?

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Benim Çiftlerim -G.Kore-


Sevgili Seyhan'ım yeni bir mim başlattı, kendi G.Kore çiflerimizi oluşturuyoruz.
Bu mime çok bayıldığımı söylemeliyim :) Çünkü dizileri izlerken sürekli senaryo ve oyunculara karışıp şöyle olsaydı bunlar oynasaydı türünden çoook yorum yapan biriyim :)

Hemen başlıyorum, ilk en en favori çiftim :

 

                                          SONG SEUN HUN & KİM HANEUL
 :

   Ay ben bu ikisini bir romantik komedi de izlesem, ölürüm biterim herhalde. Kim haneul u çok beğeniyorum belkide en favori Koreli kadın aktristim sanırım :) Kadın yaşlandıkça güzelleşmiş, yıllar çok yaramış. Oyunculuğu da çok doğal, son yapımlarında çok iyiydi hep.
Song seun hun, acayip karizma bir adam. Türkiyeye geldiğindeki fotoğraflarını gördüğümde "işte artiz budur" dedim. Normalde bile nasıl yakışıklı! Yalnız çoğğafedersiniz mal mal yapımlarda oynayıp duruyor. Son iki dizisi resmen hüsrandı benim için. Hele o "when a man loves" ı bence millet kanser olsun diye yapmışlar :)

Bu ikisini alın, yazın güzel bi romantik komedi, ay ne tatlı olur ^^


 LEE DONG WOOK & KİM TAE HEE

Bu ikisini bir romantik komedi de izleseniz sizde çok bayılırsınız benceee ^^
Ben dong wook'a da bayılıyorum ama şu son dizisine bakmadım bile. Çünkü kızı hiç beğenmiyorum, eski halini de sevmemiştim.
Kim tae hee, çok güzel bir kadın. Estetik harikası mı bilmem, öyleyse de güzel yapmışlar estetiğini :) 
Böyle sacannimli bir dizi de ikisini görmek isterim :) Ama mümkünse kız paspal olmucak, my princess tadında giyincek. 


SO YE JİN & KANG Jİ HWAN

Ay ben bu ikisine bayılırımm :) 
Kang ji hwan en en favori oppalarımdan. Ne çekse izliyorum adamı, intikam komedi, duygusal. Hepsine süper gidiyor ama komedileri tadından yenmiyor. Gerçekten çok iyi oyuncu, karizma tatlı :)
So ye jin duru bir güzelliği var, özellikle SG nin son bölümündeki bu haline resmen bayılmıştım. Ona komediden ziyade duygusal roller daha çok yakışıyor. Böyle biraz duygusal çok komik biraz romantik bir dizi bunlara da süper gider bence.

VE en bomba çiftimiz 


  MEL & HYUN BİN 

hahahaha :) 

Hyun bin yıllar geçse de kalbimdeki yeri asla değişmeyecek olan, sonsuz torpilli, bitanecik yeganecik oppam. Yıllar geçti, hala piyasa da yok, ne kadar söylensem de o kadar kıyamıyorum :)
-filminden haberim var bu aradao da tutmamış sanırım-
Sonuçta bence yanına en çok ben yakışırım gibi geldi ajsdhaskjd :) 
bize senaryoyu ben yazarım sakınca yok, siz sadece parayı verin, ekibi oluşturun yeter :))))

İşte benim çiftlerim böyle..

Sizinki leride görelim :)


15 Temmuz 2014 Salı

İtalya Gezimiz 2014 / Roma

Selam!
İtalya maceramız başlasın o zaman :)
Bir hafta dolu dolu bol yürümeli, eğlenceli, kültür ve  tarih dolu geçti.

Güzel bir cafe 

İlk durağımız Roma'ydı.
Akşam üstü vardık ve kendimizi kalacağımız apart daireye attık. Ev sahibimiz ilgili bir italyandı. Altımızda arabamız var diye merkezden biraz uzakta olduğu için ve o günlük navigasyonumuz olmadığı için akşam turumuzdan sonra dönüşte kaybolduk :) Baya sağlam kaybolduk ama :) Bir ara ki saat bire filan geliyodu, ciddi ciddi arabada kalacağımızı düşünmüştüm ki, sonunda yolumuza izimize kavuştuk. Yani siz gider gitmez arabalıysanız navigasyon işini halledin :)
-ilgilenen olursa mail atarsanız, evin adresini ismini verebilirim. Hayli güzeldi, temiz sayılırdı.Dört kişi rahat kalabilir,iki odası vardı-


Roma'yı çok sevdim. Sokaklarını, düzeni, adım başı önünüze çıkan tarihi eserlerini, evlerini, gecelerini... Açık hava müzesi tabirine, bana göre Floransa'dan daha uygun bir şehir. Özellikle Kolezyum yolu... Gerçekten sağa bakarken solu, sola bakarken sağı kaçırıyorsunuz. Roma'yı hakkıyla gezicem derseniz bir hafta bile yetmeyebilir. Üç günde önemli yerleri görmek için yeterli bir süreydi ama, yetti.

Pantheon, gündüz, dış görünüm


İlk akşam kendimizi Pantheon da bulduk. Atmosferden olsa gerek, ilk akşam Roma'ya vuruldum. Koca koca meydanlar alışık olmadığımız türden. O panayır havası, devasa yapılar ve müzik insanı gerçekten büyülüyor. Pantheon ne derseniz, 1200 lerden kalma tapınak.Daha sonraları, bir inanış sonucu kiliseye çevrilmiş. İçide dışı gibi görkemli ve devasa. Görseniz hala sapasağlam duruyor. İnsan o sokakların eskiliğine, bugün hala içerisinde insanların yaşadığına inanamıyor. Ama gerçek... Sanırım bizi en çok yakalayanda Avrupa'nın tarihi hala yaşıyor oluşu..

O akşam ilk pizzaları götürdük. Meydan  cafelerden biri helaldi. Zaten dediğim gibi kapalı görünce helal olanlar çıkıyorlar piyasaya:) Pizzalar daha çok eskiden bizim köyde pide yaparlardı unlu unlu, onlar gibi geldi bana. Açıkçası aman aman bişey bulmadım. 4 peynirli pizza güzeldi, hadi hiç bişe tavsiye etmemiş olmayayım :)
Fontana di Trevi, son hali :(

Ve gidip aşıklar çeşmesinin tadilatta olduğunu görüp hayal kırıklığının en büyüğünü yaşadım. Gitmeden önce nedense Roma'da en çok görmek istediğim yer orasıydı. Çok etkileneceğimi düşünüyordum ama olmadı. Yine biz paramızı attık o ayrı :) Arkanı dönüp sağ elinle sol omzundan bir kere atarsan, bir kere daha Roma'ya gelirmişssin. İki kere atarsan, Romalı birine aşık olurmuşsun, üç kere de evlenirmişsin.. rivayet bu ya...



Ertesi gün ilk durağımız Kolezyum'du. Hani şu meşhuuur gladyatörlerin arenası. İnanılmaz büyük ve etkileyiciydi. Gitmeden bu kadar büyük olacağını tahmin etmiyordum. Kolezyuma giriş ücretli ve kuyruk bekledik 45 dk kadar. Yani biletinizi önceden alın :) Kolezyum ve Roma Forum yanyanalar. Aynı biletle foruma da girdik.



 Roma Forum yani antik kent. Yıkılmış tapınaklar, bazilikalar,zafer takları alanı.Uzunca bir süre Roma'nın merkezi olmuş. Çok büyük ve geniş bir alan. O neydi şu ney derken ve yürürken gerçekten hem çok yoruluyosunuz hemde hayli vakit geçiyor. Ama o kalıntıların etrafında olmak, o kadar eskiye gitmek bile ayrı bir keyif.


Roma Forumun hemen bitişiğindeki Vittorio Emanuel anıtı bizi çok etkileyen yapılardan. Devasa büyük ve beyaz :) İçerisi gezilebiliyormuş ama biz gittiğimizde kapalıydı. Dışarıdan bile çok etkileyiciydi. Bir kralın şerefine yapılmış bir anıttı aslında çok bir ehemmiyeti yoktu sanki ama güzeldi. Allah var :)

Her taraf piazza, yani meydan :) Çok meydan var ve bir çoğu çeşmelerle süslü. Çeşmeler tabiki tarihi ve ayrı bir hava katıyorlar piazzalara.



Daha sonra kısa bir mola verdik ve ilk spagettilerimizi yedik. Domatesli, fesleğenli spagettiler güzeldi ama açıkçası evde yaptıklarımızdan pek bir farkı yoktu :))) Sadece onlar makarnayı biraz diri bırakıyorlar çok hamur olmuyor.



Akşama doğru vatikana şöylee bir selam verip, kendimizi "piazza di spagna" yani şu meşhur ispanyol merdivenlerine attık. Maalesef! maalesef ispanyol merdivenlerinin dibindeki "fontana della Barcaccia" -fontana çeşme demek- tadilattaydı.Merdivenlerin üstündeki kilise monti de tadilattaydı. Bütün ahenk ve uyum kaçmıştı sonuç olarak. Ama yine de kalabalık, müzik ve atmosfer kendine çekiyor insanı bir şekilde. Meşhur Roma dondurmalarımızı alıp - ki nutellalısı Romaya hasmış ve gerçekten nefisti- biraz caddeleri ve insanları izledik.


 Şu ünlü markaların caddesi olan via condotti yi de akşamda olsa gezdik. Gündüz olsa sanki alışveriş mi yapıcaz :) Vitrin ve fiyat görmek daha keyifliydi açıkcası :) Dior, Gucci, Chanel, Prada.. hepsi yanyana ve orjinal. Çakma değil he şimdi bunlar diye diye gezdim :) Nasıl fakirim siz anlayın hahah :)

Akşamsa piazza navano'ya geçtik. İnanılmaz güzel bir meydan. Bernini'nin Quattro Flumi çeşmesi meydanın göbeğinde, etrafından yine lüks kafeler. Fontana di trevi kadar şaşalı değil ama göz kamaştırıcı. Navano çevresinde konumlanmış bir sürü kilise var, meydana gelirken bu barok tarzı kiliseleri, Rönesans evlerini izleye izleye meydana varıyorsunuz bu yüzden ara sokaklar bile çok güzel. Roma akşamlarını doya doya yaşadığımızdan akşamı navano'da tamamlıyoruz.
.



Ertesi gün artık Bir Vatikan çıkartması yapmamız gerekiyordu. Ama öncesinde Termini'deki Santa Maria Maggiore kilisesini görüyoruz, bu barok ve rönesans mimarisi karışımı devasa kilise, büyüleyici. Termini'yi de böylece görmüş olup artık Vatikan'a geçiyoruz, selam papa :)



Vatikan, Roma'nın içinde ayrı bir ülke biliyorsunuz :) Papaların ülkesi. 1929'da bağımsızlığını ilan etmiş, içerisinde 500 kadar kişinin yaşadığı, hastanesi postanesi olan baya baya küçük bir kasaba tadında bir ülke. Roma, katoliklerin kabesi Vatikan'ı bağrında bulundurmasına rağmen, dindar bir şehir değil. Zaten yeni sayılabilecek bir tarihte bağımsızlık ilan edildiğini görünce, adeta bir üs oluşturmak istedikleri çok belli. Vatikan'nın o düzenli, kuş uçmaz kervan geçmez , tek bir çöpün bulunmadığı, hayat belirtisi göstermediği sokakları,kiliseleri, olağanüstü güzel parkları, insanda kapalı kapılar ardında bir şeyler dönüyor hissi uyandırmıyor değil. Zaten hep denir ya "papa vatikandan dünyayı yönetiyor" Vatikan'ı görünce sanki bu söylemin sağlamasını yapmış gibi hissettim. Vatikan'da San pietro bazilikasıyla, sistine şapelini gördük. Bazilikanın 550 basamaklı kubbesine de çıktık. Yarısına kadar asansör vardı allahtan :) Geri kalan basamaklarda tabana kuvvet..  Yukardan da Roma güzelmiş ^^
Fakat hep derim "bir kilise adamı hristiyan yapmaz" diye. Çünkü bir ortaçağ geleneği olarak kiliselerde korku hakim. Ne kadar sevimli olsalar da yok, gerçekten ürkütücü  havaları var hepsinin. Ama bizim camilerimiz öyle mi ya?O kadar kilise gezdikten sonra "neden müslümanım" sorusuna bir yanıtınız daha oluyor. Çünkü İslam, ibadethanesinden günlük yaşamına, her yönüyle sevgi dini ve bunu bas bas bağırıyor. O devasa yapılar, karanlık, çanlar, korkunç freskler, heykeller, insanı ürkütüyor.

San Pietro kubbesinde 

San pietro, katoliklerin en kutsal tapınağı, içerisinde Bernini, Michelangelo gibi önemli Rönesans sanatçılarının eserleri var. Devasa büyüklükte -her zamanki gibi- ve o ışık hüzmeleri filan çok etkileyici.  Sistina Şapeli'nin tavan frenskleri, 1500 lü yıllarda Michelangelo'nun elinden papa için çıkmış. En görülmeye değer kısım bu tavandı sanırım ^^



Vatikan'da uzun bir geziden sonra akşamüstü Trastevere'ye geçtik. Sokak satıcılarının bulunduğu, el emeği işlerin yapıldığı, yol üstündeki kafe & restoranlarla bir keyif mekanı olmuş bir yer. Gidenlerin "Asmalı Mescit" tadı aldığı bir yermiş ki, doğrudur. Çok görülmeye değer bir şey yoktu bizim açımızdan ama gördük geldik :)
Akşam yemeğimizi trevi çeşmesine yakın bir yerde güle oynaya yedikten sonra, eşim MAXXİ ulusal sanatlar müzesini dışardanda olsa göreyim dedi ve direksiyonu oraya kırdı.

Bununda önünde durup herkes nasıl olduğunu tartışıyodu :)


Ve böylece üç günlük Roma maceramız sona erdi.Biz elimizden geldiğince araştırıp ne nerde ne nedir öğrenmeye çalıştık. Elbette eksik kalan yerler çok olmuştur. Belki bir rehberle gezilse daha verimli olabilir. Ama turla gezmek, inanın hiç cazip gelmiyor. Turla geziye de gitmiş biri olarak, turla gezmenin çokça sabır gerektirdiğine inanıyorum :) Açıkcası, bir sanat tarihçisi, tarihçi değilseniz ya da aşırı bir merakınız yoksa, böyle bir gezi damağınızda daha güzel tatlar bırakabilir. Aranızda turla gidip gezen varsa, bana güzel geçip geçmediğini anlatsın :) Yorumlarınızı bekliyorum!!
 Ne çok etkiledi seni Roma'da derseniz ayrım yapamıyorum gerçekten, her yapının ayrı bir havası var. O yaşanmışlık bile yetiyor garip gelebilir  ama en çok Roma'nın akşamlarını sevdim sanırım :)

Bir sonraki durak Floransa, ama Floransa'ya geçmeden Sienna, San gimignano ve pisa var.

Oralarda görüşürüz :)