30 Kasım 2014 Pazar

Nietzsche ve Babaannem / Mustafa Ulusoy






 Nietzsche ve babaannem, hiç bir şey olmasa ismiyle yakalayan bir deneme.

En başından beri okumak isteyip bir türlü fırsatını bulamamıştım. Ta ki bir gün çiftlikte kenara atılmış kolileri karıştırana kadar :) En sevdiğim şey birilerinin kenara koyduğu kitapları karıştırmak sanırım.

Sonuç olarak gördüğüm anda atladım kitaba. Ama pek umduğumu bulamadım diyebilirim.

Yani söz konusu Nietzsche olunca - ben sosyoloji okudumm comm'on bakmadan Nietzsche yazmayı birinci sınıfta öğrendim :))) - böyle inanılmaz teoriler, felsefi düşünceler ve babaanneye bağlanan ironik bir hikaye bekliyorsunuz. Ama pek öyle değil. Bu anlamda zannettiğim gibi çıkmadı kitap.

Daha çok romantik, dindar bir kimsenin içindekilerini harekete geçirecek türden şeyler var. Ama mesela  bir Nietzsche - ay  bide yanlış yazıyomuşum yukardaki havamdan sonra ne komik olur hahaha-  okuru/severi bu kitabı komik bulur :) Felsefi bir şeyler bekler ama o yönden kesinlikle bir şey yok.

Zaten kitapta Nietzche de çok fazla yer kaplamıyor, bu yüzden sağlam bir satış politikası diyebiliriz :)

Bütün inananların samimiyetle kurabileceği şu cümle:  " Gerçek şu ki, Nietzche,canım, bunlar hep imansızlıktan" nın deneme hali olmuş bu kitap. Yine altı çizilen güzel cümleler var, yalın ,akıcı  bir anlatım da. Ve arada hissedilen o " hikayecikler" de..

Güzel, ben sevdim. Böyle kitaplara her inanan her kimsenin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Muhakak içinde bizi yakalayan bir şeyler oluyor.


 O halde,

 "Sevmeler, ancak O'na yönelirse masumdur!"

alıntısını yaparak keyifli okumalar dileyeyim.






29 Kasım 2014 Cumartesi

Under the Tuscan Sun / Kızgın Güneş / 2003





 Under the Tuscan Sun'ı kim Kızgın güneş diye çevirmiş bir fikrim yok :)

 Frances, San francisco'lu evli bir yazardır ve filmimiz  bir  toplantıda kocasının onu aldattığını öğrenerek başlar. Yani bir yıkımla başlıyor :/

Ardından eşcinsel arkadaşının hediyesi olarak İtalya'ya  gezmeye gidiyor, eşcinsel turla. Tur esnasında oradaki bir eve aşık olup direk evi satın alıyor.

Bir anda Toskana'nın o kızgın güneşinde buluyor yani kendini.

Tabi diplomatik hiç bir zorluk yaşamadan,bir belge toplamadan, bir süreç geçirmeden, pat diye ev alıp orada yaşamaya başlaması komikti ama hani herkesin "alıp başını gidip farklı diyarlarda yaşamak" isteğini gerçekleştirdiği için insan affediyor bu ufak tefek detayları :)



Sonuç olarak, dilini bile bilmediği bir diyarda, yüzyıllık eski bir evde, tek başına yeni bir hayata başlamış oluyor. Boşanmış insanların senede 3, evlilerinse senede 5 kez istedikleri bir durum yani :)

Filmin devamında Francesca'nın yöreye ve yeni hayatına alışmasını, kendini ve evini tamir edişini izliyoruz. Küçük detaylarını sevdim filmin, her gün meryem anaya çiçek getiren amcanın yolunu gözlemesi gibi.

Manzaralar harikaydı, Toskana'da inanılmaz bir doğa ve tabi bu doğayla birleşen eşsiz bir tarihi doku var. Filmi izlerken görsel açıdan da doyuyorsunuz.

Öte yandan ihanetin acısı  var, bir anda yıkılan bir hayatı toparlamak kolay değil elbette. Bir sahnesinde Francesca'nın bir repliği vardı, çok sevdim. Yanlış , ama boşanmayla alakalı benimde hislerim böyle olurdu muhtemelen.


 " Boşanmada en şaşırtıcı olay nedir biliyor musun? Kafana isabet eden bir kurşun yada araba kazası gibi seni öldürmüyor. Öldürmeli. Ölüm sizi ayırana kadar beraberlik sözü verdiğiniz biri "Seni hiç sevmedim" diyorsa bu anında öldürmeli. Bundan sonraki gün uyanmamalısın."



 Kendini tamir etme sürecine dahil olan yakışıklı italyanımız Marcello var birde. Marcello'nun yaşattığı hayal kırıklığından sonra Francesca'nın isyan ettiği bir sahne vardı.

"Daha ne yapayım, tüm hayatımı değiştirdim"

Bir şeylerin değişmesi, zamana veya mekana bağlı değil aslında. Bu tamamen insanın kendisiyle alakalı. Zamanda mekanda yardımcılar tabi ama aslında siz değişmiyorsanız, hayatınızda yaptığınız tüm değişiklikler zaman geliyor hiç oluyor ve insan o zaman tam olarak yukardaki repliği kullanıyor.




Özetle ben filmi çok sevdim, Güçlü ve güçlü kalmaya çalışan kadınları zaten severim :)

Böyle sıcacık bir film arıyanlara göre güzel fikir.

Ayrıca Diana Lane'de çok tatlıydı. İmdb'si düşük ama siz takılmayın.


İyi Seyirler..




24 Kasım 2014 Pazartesi

Miss Potter /2006



  İzlemekte geç kaldığımı daha doğrusu farketmekte geç kaldığımı düşündüğüm bir filmle geldim bu sefer.

 Beatrix Potter ismini duyanınız var mı? Doğrusu ben bilmiyordum, kendisinin ünlü ingiliz çocuk kitabı yazarı olduğunu. Film sayesinde masallarının ve de masaldan öte illüstrasyonlarının meraklısı oldum.

 Film Beatrix Potter'in biyografisi niteliğinde. Beatrix rolünde Renée Zellweger  , kitap yayımcısı ve de aşkı olarak Evan Mcgregor u izliyoruz. Ben Renée 'yi sırf  Bridjet Jones'tan dolayı ayrı bir yere koyarım :) Bu filmde de ayrıca sevdim.



Filmde Beatrix'in illüstrayonlarıyla bezeli hayatını, masallarını, otuziki yaşına gelip nüfuzlu bir aile de olup bekar kalıp masal kitabını basacak bir yayınevi bulmasını ve bu süreçte yaşadıklarını izliyoruz.Dönemin İngiltere'sinde kadınların sadece iyi bir evlilik için yetiştirildiklerini, kadına verilen değeri (!)  görüyoruz. Buna rağmen Beatrix'in kitap konusundaki kararlılığı ve dik başlılığını, illüstrasyonlarıyla yaşadığı hayali dünyayı, yaşına rağmen hala içindeki çocuğu yaşatışını çok sevdim.



Öte yandan, kostümler ve dekorlar şahane. Sanat yönetimini çok başarılı buldum. Sırf bu yüzden bile insan oturup izleyebilir, hele ki dönem filmlerini sevenler hiç atlamasın. Ayrıca İngiltere'de görmek istediğim bir yer daha oldu, Lake District. Ah çok güzeldi.. -kalpler-

Bende güzel tatlar bırakan bir film oldu.
 İllüstrasyon meraklısı biri olarak iyice kıskandım.

Keşke resim çizebilseydim :)






21 Kasım 2014 Cuma

Sabah Kahvesi



Sabahın köründe Starbucksa gidip elinde kahvesiyle fotoğraflar çekinen insanların gerçekliğine şahit olduğumuz bir yer instagram.



Ve ben iki gündür her sabah inatla starbucksa gidip kahve alıp işe öyle geçen o hanımkızın hayatına şaşırıyorum. İnsan neden her sabah starbucksa gidip kahve alır? Devil wears Prada mı yız? Bu bir ibadet olsa insanlar bu kadar özenmezdi şüphesiz.

 sadece şaşırıyorum. Ne kadar farklı hayatlar var, ne kadar değişik. Aklımın alamayacağı sayıda insan toplulukları, hayatları, bakış açıları.. Ve hepimiz her gün kendi dünyamıza uyanırken zannediyoruz ki bu hayatta en önemli şey kendimiziz. Zannediyoruz ki herkesin yaşadığı, hissettiği aynı. Olaylara verilen tepki aynı.

İnatla sabahları işe giderken starbucksa uğrayan kızı asla anlayamacağımı anladığımda farkettim ki aslında anlamak zorunda da değilim. Değilim, yok.

O öyle mutluysa, her sabah üşenmeden starbucksa gidiyorsa, o kahve midesine dokunmuyorsa, ordaki elemanların gene mi bu bakışlarına maruz kalmıyorsa, kalıyorsa da umursamıyorsa.. Yok hiç birini anlamak zorunda değilim. O napıyorsa o.

Bu sabah bunu anladığımda bir insanı daha hayatımdan çıkarttım. Sürekli anlamaya çalıştığım hareketleri, anlam veremediğim davranışlarına anlam vermeye çalışmalarım..

Yok insan nasılsa öyle olucak. O öyleyse öyledir ve ben anlamıyorsam hayatımda kalmasın. O nasıl mutluysa öyle olsun, bende onsuz mutluyum demek ki.

Zaman geçtikçe hayatımda azalan insanlara baktıkça diyorum ki ya olgunlaşıyorum yada huysuzlaşıyorum .

Varın siz düşünün.


Sabah çayınız benden :) Oh mis çay :)





18 Kasım 2014 Salı

İt's okey İt's Love / Güney Kore / 2014


                     Trailer bilem çok farklı ben sevdim :)



Tatataaam!!

Aylar önce yazmaya başlayıp  bitiremediğim şu yazıyı artık tamamlayıp yayınlıyorum.

Size Secret Garden'dan sonra çok süper bulduğum yegane diziyle merhabalar diyorum :) Hatta öyle ki acaba SG'nin tahtını salladı mı içimde bilemiyorum. Olmuş olabilir.

İlk defa bir diziden upuzun bahsetmek istiyorum :)



İt's okey İts love, bilindik Kore senaryolarının çok dışında, farklı bir yapım. O yüzden klasik Kore senaryolarını seven birinin seveceği tarzda değil bence.
Konu itibariyle biraz daha müstehcen, ilişkiler daha açık saçık. Hımm nasıl desem, bir i need romance serisinin farklı yansıması gibi.Tabi açık sahne yok ama öpüşme sahneleri her halde bir tek bu dizi de bu kadar çoktu :) Ve tabi klasik Kore kızı öpüşmesi değildi izlediklerimiz :) O öpüşmeleri de hep komik bulmuşumdur. Filmlerde anasını ağlatan aktiristler masum kız rollerinde çok komik oluyorlar. Tabi burada Kore dizilerinin Endonezya gibi müslüman ülkelere dizilerini fahiş fiyatlara satmasının rolü çok büyük. Yani öyle "ay bu korelilerde çok edepli" muhabbeti tamamen duygusal :))


 "Hadi seni hep gitmek istediğin yere götüreyim" diyip bilet alan en lüks otelleri seçen bir erkeğe hiç bir kız böyle davranmaz. net :)

İlk fragmanı gördüğümde bile heyecanlanıp meraklanmıştım. (Dizi fragmanına heyecanlancak kadar monoton bir hayata sahip olabilirim, ne var? :/ ) Gong hyo jin'den resmi olarak özür dilemek istiyorum. Hangi kameraya bakayım? Ablacım ben eşeklik etmişim, unnimsin, affet. Oyunculuğu çok iyi ve çok doğal hatun. Ah bir de şu kadını kim giydiriyorsa basma eteklerle dolandırmasa daha makbule geçicek. Ama abtürük giyim tarzı da oyunculuğunun yanında hiçe dönüşüyor.

Jo in sung'un izlediğim ikinci dizisi. "That winter"'da izlemiştim ilk önce, orada da beğenmiştim, oyunculuğu süperdi. Ama burda başka bir şeye dönüşmüş. Adam büyüdü de büyüdü rolle :)



Neresinden başlayacağımı bilemiyorum.
Konusundan başlayayım o halde :) Sonra okumak istemeyenler devam etmesin, bol spoiler veririm açık saçık yazarım çünkü. Kimse durduramaz beni :)

Jang jae yeol, ünlü bir yazar. Partilerde djlik yapan, radyo programı olan, hatunlarla gününü gün eden, yırtık bir tip aynı zamanda. Hapiste bir abisi, birde annesi var. Zamanında üvey babasından dayak yemekten bir takım pskolojik sorunları da olmuş ama gayet iyi gözüküyor :)



Ji hae soo, özürlü babaya, sürekli çatışma halinde bulunduğu bir anneye ve silik bir karakter olan  ablaya sahip bir  psikiyatrist. Okul zamanından sunbaesi  dr uncle jo ve zamanında sunbaesinin hastası olan tourette sendromlu so kwang'la aynı evde yaşıyor. (burada işte klasik olmayan bir senaryo olduğunu anlıyoruzz :) )
Sonra bir gün sunbaesinin ricasını kıramayan ji hae soo, bir tv programında jang jae yeol le onun kitap karakterleri üzerine tartışıyorlar. Bu arada jang jae yeol gerilim romanları yazıyor.
Ve dizimiz startı veriyor. Ardından gelişen zamanda jang jae yeolla olan çatışmalar, büyüyen aşk, çıkan pskolojik sorunlar .. ve finish mutlu son!! :) partyyy.. yani gönül rahatlığıyla izleyin, çok şirin bir sonu da var. Daha noooolsun yav!



Dizinin çekimleri değişikti, pskolojik konular ele alındığı için sanırım hep yüz odaklıydı. Çok fazla yakın çekim vardı ve oyuncuların mimikler şahaneydi!Hele jo in sung'a öldüm bittim..
Ayrıca ilk defa bir Kore dizisinde normal bir başrol kadın karakteri izledik bence. İlla o kızlar bir ezik olur bilirsiniz. Bu defa kızımız fazlasıyla özgüvenliydi hatta bu özgüven çoğu zaman gıcıktı. Yine de sevdim, çünkü jang jae yeoul gibi erkekler gıcık olurlar. Bilirsiniz, havalı fazla özgüvenli vs vs..


Şu "tam benim tipim" muhabbetide güzeldi :)



Bir de ilk defa aşk izledik. Normalde dizilerde karakterler bir şey yaşamazlar hep bir aşktan ölüp biterler manasızca. Bu defa baya sevgili olmalarını, anılarını filan izledik, hatta bizde anı biriktirdik :) Sonrasında olan olumsuzluklara da yerli yerli üzüldük.

Dizinin müzikleri harikaydı!Bir sürü yeni müzik dinledik. Playlistimize birsürü bebekler eklendi. Çok mutluyum. Ki o grupların başka şarkılarını da dinlemeye başladım.


Bundan sonrası SPOİLER :) benim yorumlarım olucak.. ona göre :)

Dizi jang jae yeoul'umuzun abisinin çatallaması ve kang woo'yu görmesiyle başlıyor. Ben hemen anlamıştım onun kendi halüsünasyonu olduğunu :) Çok zeki olduğumdan :p Tabi dizide olan bu pskolojik mevzular pek gerçekçi değildi. Ama buna rağmen ben sevdim. Zaten hangimiz çok detaylı biliyoruz bu konuları?
Hommate geyiklerine koptum.  Dong mi sunbae ve so kwang acayip iyi yan karakterler olmuş. Onlar olduğu için bile dizi izlenebilir.

İn sungcuğumun aforizmaları, kızla tersleşmeleri, fingerdemelerinide çok sevdim hahaha :) Böyle bir kaç sahnesi hala aklımda, keşke o sahneleri kırpıp size gösterebilsem. Bence çok iyi bir couple oldular ve o sahneleri acayip oynadılar. Ben gerçek olduğunu düşündüm hep, bu kadar hissiyatın geçmesi garip geliyordu ve sürekli " ya bunların arasında kesin bir şey var"  diyodum, sonunda beraber oldukları gündeme düşünce haklı olduğumu gördüm :p

Aferim bana, çok önemli bir şey.




Mesela, in sungcuğumun hastanelere düşüp ji hea sooyu görünce ağlayışı vardı.. Allahımm, o ne güzel zor konuşmaktır!!!.. Hyun bin nasıl asansor sahnesı oyuncusuysa, ın sungta hastalıktan konusamama oyuncusudur.  Böyle biline! :)

Bir sahnesinde ji hae soyu işe gönderiyordu, ona kahve ve sandviçii yapıyordu :) ( ing telaffuzlarına hastayım ama onlar bilerek oyle telaffuz edıyorlarmıs kore aksanlı ıng yanı :) )  o sahneyi izleyen herkesin aralarında birşeyler olduğunu düşünmesi lazım bence. Ay yoksa sadece bana mı oyle gelıyor :/
Ji hae soyu durakta bekledıgı yada hastaneye suprız yapıp geldıgı sahneler.. Ya da yazı yazarken pat diye odasına girdiğinde ifadesizce ona ters bakışlar atışı.. Adam yardırdı diyorum size :)

Tabi onca pskyatristin içinde yaşayıp kimsenin onun deli oluşunu anlamamsı filan tuhaftı tabi :)





ya sonuç olarak ben çok sevdim. Güzeldi ama herkes sevmemiş gördüğüm kadarıyla..


İzleyenlerden yorum alayım?










4 Kasım 2014 Salı

Julie & Julia



Bu gün keyifle izlediğim "Julie and Julia" filmiyle geldim :)

Belki bir çoğunuz bu filmi izlediniz, 2009 yapımı film ve oyuncu kadrosu güzel.
Benimde sürekli izleme listemde beklettiğim nedense bir türlü izlemeye başlamadığım bir film oldu.
Başlamadan önce sıkılacağımı düşünüyordum. Nerden böyle bir önyargıya kapıldım bilmiyorum.



Halbuki bence her bloggerın izlemesi gereken bir film :) Çünkü film bizi,  1946'nın Paris'ine diplomat eşiyle beraber yerleşen Julia Child'ın (Merly Streep) Le Cordon Blue'dan aldığı dersler ve yemek aşkıyla kitap yazma serüvenine aynı zamanda 2002 de sıkıcı monoton ve genel itibariyle başarısız hayatına renk katmak için çocukluğundan beri hayranı olduğu Julia Child'in Fransız yemekleri kitabından 500 kusur tarifi bir senede yapıp  bunu blogunda paylaşma hedefini kendine koyan Julie'nin hayatına dahil ediyor.( ne cumle ama!)  ve bunlar gerçek. Yani gerçekten Julia Child & Julie var ve gerçekten böyle bir serüven yaşanmış.



En başta belirtmeliyim ki, Merly Streep'e hayran kaldım. Julia karakterini başkası canlandırsaydı bu kadar iyi olur muydu emin değilim. Stanley Pucci - yani julianin eşi- yle olan uyumu, tavrı, hareketleri, mimikleri.. Çok sevdim. Dahası benim gibi Fransız mutfağına meraklı ve Paris aşığı biriyseniz izlerken mutlu olmamanız imkansız.

Öte yandan Julie karakteri tipik metropol insanı. Kararlar alan, yerine getiremeyen, kendine sözler verip bozan, mızmız, depresif vs.. Ama Julia'nın tarifleriyle kendini başka bir boyuta taşıyıp hayatına farklı bir pencereden bakıyor. Hepimizin yapmak istediği, uğraştığı şeyler... Tabi bir de blog boyutu var.



Ozamanlar blog tabi bu kadar revaçta değil :) Yazdığı yazılar ve koyduğu hedefle en çok tıklanan 3. blog olup, ny timesta röportajı yayınlanan, üne kavuşan,yazarlık hayallerini gerçeğe çeviren bir julie oluyor filmin sonunda. E tabi bir de hikayesi film oluyor  :) İnsan izlerken bir adet "julia child" sipariş vermek istiyor. Bende blogumda yazayım ve istediğim kitabı yayımlayayım filan :) Biliyorsunuz artık herkes kitap çıkartmak istiyor, bu hepimiz için geçerli yani :)



























Ve bir de erkekler... Julie'nin de Julia'nın da hayatında mikemmel erkekler var :) Yani destek çıkan, anlayışlı vs.. Julia karakteri güçlü bir karakter, ne yapmak istediğini bilen ve bu konuda çalışan, güler yüzlü ve depresif değil. Kendini salmıyor kolay kolay. Eşide aynı oranda ona destekçi ve aralarındaki uyum mükemmel. Julie ise mızıkçı, depresif. Cozutuyor ve adama sarıyor. Tabi bir zaman sonra kavga gürültü dahil oluyor, Ve adam tahammül edemiyor. İzlerken ve bu ayrımı farkettiğimde kadınlar olarak yapmamamız gereken bu defresif güçsüz ve adamlara sarma olayını bir kere daha altını çizdim. Güçlü kadınları herkes seviyor, filmi izlerken istisnasız herkes Julia karakterini sevecektir, güçlü insanlar çünkü herkese moral veriyor. Ama julie gibi mızıtan bir tip olursanız işiniz zor. Sizi gerçekten sevenler bile bir zaman sonra katlanamayabilir.


Filmin sonuda bence çok güzel bitiyor. Olağan, sıradan.. Yani olması gerektiği gibi. Bir action yok,  Julia & Julie tanışıp buluşmuyorlar, ruh ikizi çıkmıyorlar yada julie onun torunu çıkmıyor :) Tam olması gerektiği gibi bitiyor. Ve bu sıradanlık asıl mutlu eden şey. Julie'nin kendine verdiği sözü tutması yetiyor bile..

Öyle işte. Bir de blogla alakalı gaza geliyor insan, bir de çenesini açıyor insanın film :)

Bazı filmler var, arada keyifsiz olduğumda açarım, bu da onlardan biri oldu bile.

Sizinde yorumlarınızı bekliyorum ^^

Son söz tabiki;

BONNE APPETİT