14 Aralık 2014 Pazar

Aynı Yıldızın Altında / Eğer Yaşarsam 2014 - The Fault in Our Stars / İf i stay


 Bu sefer sepette gençlik filmleri var.

Öyle sanıyorum ki Hollywood, Küçük emrah acılarını  yeni keşfetti. Bu zamana kadar "sex sells" den ibaret olan gençlik filmleri "pain sells" e dönmüş durumda. Sonuç olarak ikisi de kötü ama satıyor mu satıyor.

Aynı Yıldızın Altında ve  Eğer Yaşarsam, değişmez ve güzel bir temele kurulmuş. Aşk ve ölüm.
Yani duyguları delicesine sömüren, normal olan her insan evladının izlerken üzüleceği türden konular. Ama bir estetik yok. Bir şairanelik yok. Sadece "hadi bir film yapalım ergenleri kahredelim insanları üzelim ve çok para kazanalım" demiş gibiler.

Bu kadar fazla insanın duygularını sömürmeye yönelik, sadece maddi kaygıların güdüldüğü yapımları sevmiyorum. Özellikle Aynı Yıldızın Altında'yı daha saçma ve basit buldum.




İkisi de  kitaptan uyarlanma senaryolar. Belki kitapları güzeldir bilemiyorum. Ama filmler vasat.

Özellikle Aynı Yıldızın Altında. Resmen "nasıl daha fazla acıklı olabilir" diye oturup kasmışlar. Kanserden inim inim inleyen gençlerin aşık olma ve kendi cenazelerini düzenleme çabaları.. Neyin kafasını yaşıyosunuz acaba diye sormak istiyor insan..

İf i stay, ona göre daha çok sevdim ama yani işte çok bir şey beklemeyin siz yine de.

Belki 17 -20 yaşında olsaydım bu filmlere ölüp bitebilir, başroldekileri çok sevebilirdim belki de bana hitap etmediler.

Sonuç olarak fazla şişirildiğini düşündüğüm iki filmle bu haftayı kapatıyorum.

Sizinde yorumlarınızı alırım:)

11 Aralık 2014 Perşembe

Bir Zamanlar Anadolu'da / 2011





 Sanat filmleriyle aram iyi değildi. İster cahilliğime verin, ister kültürsüzlüğüme.

O iki saat nerdeyse sıfır repliksiz ve olaysız karelerden sonra, böyle bir ton çıkarımlar yapan kafalara hayranım gerçekten. Beni genellikle tribe sokuyorlar çünkü. Neden bu kadar yüzeysel bir insanım, derine inemiyorum diye.

Nuri Bilge Ceylan filmlerine de bu yüzden mesafeliydim. En son cannes'dan ödül alınca ayıp ettiğimi düşünmeye başladım.

Sonuç olarak önyargılarımı ve anlamadığım şeyleri bir kenara bırakarak, Bir zamanlar Anadolu nun başına geçtim.

Ve çok beğendim, çok sevdim. Ama gerçekten, gerek hikaye gerek sinematografi, gerek oyuncular, ince ince göndermeler.. Hepsi hepsini sevdim.

Ve sonra hayıflandım. Neden bunca zaman kendimi şartlandırdım diyerek. Bu yazıyı da benim gibi önyargılarından dolayı  nbc filmlerinden uzak duranlar için yazmaya karar verdim.

Filmi izlerken bir ara -ki o ara muhtarın evinde oldukları araydı- gerçekten bende orada yemek yiyormuşum gibi hissettim kendimi :) Diyaloglar müthiş! Nbc etkisini de sanırım Yılmaz Erdoğan'ı izlerken hissettim. Normalde itici bulduğum adamı, komiser olarak baya kabullendim ve hatta sevdim.

Birde filmi sevmemin bir nedeni Taner Birsel.. Kendisinin yeri ayrıdır bende. Ben çok başarılı ve karizma bulurum kendisini. Çok karakteristik bir havası var. Zamanında Mehmet Günsurla csi tarzı bir dizisi vardı ve o zamana göre çok başarılı bir diziydi. Belki hatırlayanınız çıkar. O zamanlar çocuktum tabi :) Ama ben xfiles izleyerek büyüyen bir çocuktum :)))


Köpek, kadın, kan, doktor, katil, maktul.. Ve Anadolu insanı, yurdum insanı. Böyle bir senaryo ancak böyle güzel kurgulanır böyle de güzel oynanırdı.

Ki ben asla göndermelerden filan anlamam ama bir kaç bir şey çaktığımı hissediyorum :)

Sonuç olarak havalı bir nbc yazısı yazamadım ama filmi izleyenler ne demek istediğimi anladı ve izlemeyenlerse bence birazcık önyargılarını kenara bırakmaya başladı.. (?)

Ben devam filmimi "Uzak" la yapmak istiyorum. Kareler çok iyi, beni kendisine çekiyor. Daha sonra Kış Uykusu..

Ama nbc sever birisi okuyorsa beni, tavsiyelerini de beklerim..

Keyifli Seyirler..


Yorumlarınızı beklerim!..

8 Aralık 2014 Pazartesi

The Princess Bride /1987




 Masal sevenler el kaldırsın!

Çünkü size masal anlatmaya geldim.

 The Princess Bride 1987'nin masal filmi.

Sanırım tüm zamanlarında masal filmi olacaktır çünkü onun gibi bir tane daha var mı bilmiyorum.

Tam bir masal, tüm masal klişeleri içinde ve çok güzel.

Başlarında "bu ne yav" dedik biraz ama ilginç bir şekilde keyifle izledik ve bitirdiğimizde "evet ya çok güzeldi" dedik.

Demeseniz bile muhakak merakla izleyeceksiniz. Hem yapım yılına göre çokta güzel çekimler detaylar oyuncular ve tabi ki replikler!

Sıkıcı bir akşamı renklendirmek  istiyorsanız muhakak izleyin derim...


Son söz;

As you wish ;)


6 Aralık 2014 Cumartesi

Kelebeğin Rüyası /2013



 Kelebeğin Rüyası, gerek kadrosu gerek bütçesi gerek senaryosuyla hayli ses getirmişti.
Buna rağmen ben de hiç bir şekilde merak ve heyecan uyandırmamıştı.

Birincisi kadro. Yılmaz Erdoğan'ı başarılı bulsam da sevmiyorum. Nedeni yok Yılmazcım üzülme, sende değil bende sorun :) Ve eşi Belçim Erdoğan. Bu kadın olmuyor olamıyor. Ve inatla ısrarla başrol verip duruyorlar. Maalesef ne güzel buluyorum ne de oyunculuğunu beğeniyorum. Patlayışını da evlendikten sonra yapınca bu bitmek bilmeyen başrollerin eş kontenjanından olduğunu düşünmeden edemiyorum. Oyunculuğu çok yapmacık. Çok eğreti. Genel olarak böyle hissediyorum :/

İkincisi sanat yönetimi. 1941 'in Türkiye'sini veya Zonguldak'ını  bilmiyorum. Oturup araştırmadım da. Ama fragmanı izlediğimde sanki bir ingiliz dönem filmiymiş gibi bir hisse kapıldım. Sokaklar, kıyafetler vs. Belkide gerçekten öyleydi zamanında, hiç bir fikrim yok. Ama bana "özenti" koktu film fragmanda.

Sonrasında yorumlar. Çoğunlukla "fazlaca şişirildiği", uzun olduğu, sıkıcı olduğu vs vs.
Sonuç olarak benim için albenili bir film olmadı. Ne sinemaya gittim nede dvdsine denk gelip izledim. Taki geçen akşamlarda tv de rastgelip eşimin hadi izleyelim demesiyle izlememe kadar.


Tüm ön yargılarıma ve filmin uzunluğuna rağmen, pür dikkat izledim. Bende şaşırdım :) ama  beğendim, sevdim. Beklentilerim bu kadar düşük olduğu için mi bu kadar beğendim bilmiyorum, fakat haksızlık etmişim.

Senaryoyu ve replikleri sevdim. Mert Fırat'la Kıvanç Tatlıtuğ'un oyunculuklarını çok beğendim. Ve bence Kıvanç gerek kilo vermesiyle, gerek o histerikli, hastalıklı halleriyle oyunculukta çok yol katettiğini kanıtlamış oldu. Türk sineması için bir oyuncunun 20 kilo vermesi bence büyük bir olay. Sümelanın şifresi ve türevleri gibi saçma sapalak neye hizmet ettiği belli olmayan filmlerin çoğunlukta olduğu bir sektörde böyle bir yapımda böyle bir davranışta övgüyü hakediyor neolursa olsun.


Farah Zeynep'i de çok ön planda tutmuşlar ama aslında filmin geneline baktığımızda rolü azdı. Bu hatunu piyasada patlatan bir güç var. O güç artık neyi oluyorsa 404 gibi yapışsın bırakmasın :)  Zira hoş olabilir ama kesinlikle başrollerin kadını değil. Tutmayan Kurt seyit & Şura'dan anlıyoruz bunu.


Acıyla harmanlanmış şiir, sınıf farkı, statü, aşk, imkansızlıklar, yoksulluklar derken film nihayetlendiğinde bir burukluk kalıyor içinizde.

Muzaffer Tayyip Uslu'yu, Rüştü Onur'la tanışmış olup, bir şiirlerine göz  atıyorsunuz ister istemez.

Velhasıl ben sevdim. Benim gibi önyargıları olanlara da onları bir kenara bırakıp izlemelerini tavsiye ederim.

Behçet Necatigil'in Muzaffer Tayyip Uslu'nun en sevdiği şiirle  veda ediyorum ozaman

"Önce öksürüverdim,
Öksürüverdim hafiften
Derken ağzımdan kan geldi
Bir ikindi üstü durup dururken

meseleyi o saat anladım
anladım ama, iş işten geçmiş ola,
şöyle bir etrafıma baktım
baktım ki yaşamak güzeldi hala"




2 Aralık 2014 Salı

Mavi Çember /Azize Kaya





 Azize Kaya'nın Mavi Çember'iyle sizi tanıştırmaya geldim.

Ben tanıştım ve bir solukta  okudum.

Mavi çember, kısa öykülerden oluşuyor. İnsanı sıkmayan, bizden ve sıcacık olan öyküleri bitirdiğinizde tatlı bir huzur sarıyor içinizi.

Azize Kaya, taze bir yazar olmasına rağmen güzel iş çıkarmış. Edebi olma gayesiyle bir çok yazarın kullandığı  o ağdalı dil, yorucu gidişat yok öykülerinde.


Bu yüzden insan bir çırpıda okuyor ve tebessümle kapatıyor kitabın kapağını...
Hemde bir çok cümlenin altını çiziyor...

Eminim bundan sonra ki işleri  daha da  güzel olacaktır...


O halde ben sevdim, eller alsın.