20 Kasım 2015 Cuma

Çocuk işçiler


 Başlığa aldanıp akademik makale ya da istatistiklerin ve analizlerin konuştuğu bir yazı bekliyor yahut arıyorsanız, yanlış geldiniz. Google amca'ya her zaman güvenmeyin tabi :) Size bu girizgahı yaptığım için de ne kadar şanslı olduğunuzu düşünün. Bakın sizi vakit kaybından kurtardım.

Zaten benim blogumdan öyle yazılar çıkmaz. Kendi kendimize takılıyoruz işte :)



Elif beş yaşında. Dört yaşından beri bale yapıyor. Ortalama her beş yaş balerinin yaptığı hareketleri sevimli ve yetenekli bulan ailesi Elif'i Yetenek Sizsiniz' e çıkartıyor. Jüri Elif'i oylamıyor ve alkışlarla uğurluyor.



Azeri Banu, iki yaşında. İnstagram'da 200 bini geçmiş takipçisi var. Annesi onu her gün bir genç kız gibi süsleyip video ve fotoğraflarını paylaşıyor. Arada Azeri hemşehrilerine içleniyor "Dünya Banu'yu seviyor sizse sadece zenginsiniz diyorsunuz, hamınıza kırgınım"



Yıllar önce bir dizi çıktığında çılgınlar gibi o diziyi izlemiştik. Krizler geçire geçire izlediğimizi hatırlıyorum hatta. Öyle bir Geçer Zaman ki den bahsediyorum. Minik oyuncusu Osman'ın, hepimizin yüreklerini dağlayan "Anne gitme" temalı yakarışı hala aklımda.... Ne ağlamıştık! Geçenlerde Osman'ın hakkında yapılan olumsuz bir haberin onu nasıl üzdüğü haberini okudum. "Ben sadece bir çocuğum, benden ne istiyorlar?" diyormuş.

Geriye aklıma Küçük Emrah gibi, çocuk yaşta şöhret olup kötü bir hayat sürenler geliyor aklıma. Emrah'ın hayatında ne varmış demeyin, yıllarca reddettiği oğlu  yeter...

Muhtemelen şimdilerin ortalığı kasıp kavuran Justin bieberi, çokta güzel bir hayat yaşamayacağının sinyallerini skandallarıyla veriyor.Halbuki çok sevimli bir çocukmuş.
Tabi ki örnekler tek bizden değil ve asıl bu endüstriyi en çok coşturan Disney channellar, Nickelodeonlar var. Küçücük yaştaki kızları otuz yaşında gibi süsleyip ergen dizileri diye tüm dünyaya saçma sapan hayatları ve ahlaksızlıkları empoze eden kanallar bunlar maalesef.

Bu verdiğim örneklerin hepsi, benim gözümde, görülmeyen bir kıyımın gerçekleri. Yılda binlerce aile çocuklarını ajanslara kaydettiriyor. Amacım kimsenin çocuk yetiştirmesini sorgulamak yada yargılamak değil. Her hangi bir şiddete maruz kalmadıkça bir çocuk için en iyisinin ailesinin bileceğine inananlardanım. Sonuçta onu dünyaya getiren büyütüp besleyenler onlarken bir başkasının bir anneyi/aileyi eleştirmesi sadece komik.

Öte yandan anlayamadığım şey, bir çocuğa inanç gibi önemli bir  olguyu aşıladığı için sürekli aileleri yargılayan tiplerin nasıl oluyor da bu kıyımları görmediği ve sesleri çıkartmadığı.

Elif'in ailesi muhtemelen güzel bir anı olur, bir üst tura çıkarsa zengin oluruz diye o yarışmaya katıldı.Fakat büyüdüğünde Elif'in buna tepkisi nasıl olur diye düşünmedi hiç.


Hatırlarsanız,Koton Kids'in çocukları büyük gibi giydirdiği bir reklam vardı. Sosyal medya da tepkiler çığ gibi büyümüştü. Fakat aynı zamanda İnstagram annelerin kızlarını ve oğullarını büyük çocuk gibi giydirip onlara modellik yaptırdığı sayfalarla dolu. Bu reklama tepki verenlerin bir çoğu  muhtemel öyle profillerin takipçisidir aynı zamanda. Bana kalırsa Koton bu profillere olan ilgiyi değerlendirmek istedi ama reaksiyon farklı oldu. Bende en az Koton yetkilileri kadar şaşkındım kısacası.
Banu çok güzel bir çocuk gerçekten ama onu 200 binli takipçi sayısına ulaşmasının tek sebebi annesinin kızını genç kız gibi giydirmesinden fazlası değil. Banu'nun normal bir çocuk gibi giyindiği tek fotoğrafı yok. Her çocuk çok güzel, her çocuk inanılmaz sevimli. Tezekler arasında koşturan bir çocuktan inanın daha fazla güzel değil Banu. Bu sürecin nasıl ilerlediğini bilmiyoruz ama bana kalırsa büyüdüğünde Banu, kaprisli tatminsiz ve mutsuz bir kız olacak. Gelen hediyeler, iltifatlar, buna değiyor mu acaba?

Ve çocuk ünlüler.. Gece gündüz non stop çekim yapılan setlerin şekerleri. Gerçekten sağlıklı bir ortamda, normal bir çocuk gibi büyüdüklerini düşünmüyorum. Bir ailenin de neden çocuğunu geceli gündüzlü setlerde dolaştırdığını, sırf para için koskoca bir hayatı nasıl harcadığını anlayamıyorum. Belki çocuk büyüdüğünde ünlü olmak istemeyecekti ama sen onu beş yaşında setlere sokarak zorla ünlü yapıyorsun kısmen çocukluğunu elinden alıyorsun, minicik yaşta şöhretiyle baş etsin diye pedagog pedagog dolaştırıyorsun. Bir bmw için değiyor mu gerçekten acaba?

Dünya üzerinde maalesef tam 120  milyon çocuk işçi var. Bunlar kayıtlara geçmiş olanlar sadece. Bana göre bir de bu şekilde göze batmayan çocuk işçiler var. Bunlarda ailelerinin egolarını tatmin etmek için çalışıyorlar.

Tek duam çocukların çocuk gibi yaşadıkları bir dünya. Çünkü dün çocukluğunu yaşayamayanlar, bu gün de iyi birer yetişkin olamıyorlar. Bana kalırsa bırakın çocuğunuz çocuk olsun.

Her anlamda.



http://www.milliyet.com.tr/sayilari-sok-etti/dunya/detay/2073462/default.htm

http://disk.org.tr/2015/04/disk-ar-turkiyede-cocuk-isciligi-gercegi-raporu-2015/


15 Eylül 2015 Salı

Börekçi Bakan


Gündemden geri kaldım sanıyorum ama olsun ben börekçi bakanımızdan söz etcem :)

Öncelikle başörtülü bir bakan hayırlı olsun. Hem kadın hem başörtülü bakan bu ülkede görülmeyecek sanılan bir görüntüyü oluşturuyordu. Lakin hayat kışa, kuşlar uçuyor. Zalimin zulmu de nihayete erebildiği gibi müslümanda feraha erebiliyor. Bize en yakışmayan şey yeis değil mi zaten?

28 şubat mağdurlarının acılarını silmez, gidenleri geri getirmez ama yürekleri soğutur belki biraz?

Börekçi bakan bakan olunca eskileri dökülmüş ortaya bir de özel hayatı didiklenmiş. Boşanmış üç çocuklu bir kadın olarak aile ve sosyal politikalar bakanı olmasına dair çok çirkin laflar edilmiş.

Bakanın avukatı değilim ya da herhangi bir partinin bayrağını taşımayacağım.

Sadece toplum olarak nasıl sığ, dar kafalı, cahil ve acımasız olduğumuzu görelim istiyorum.

Bu bahsettiğimiz kadın, hem prof hem bakan olmuş. Akademik kariyeri olan bir yerlere gelmiş bir kadını sadece "boşanmış" olmasıyla ele alıp yerden yere vurmayı nasıl hoş görebilirim?

Aile bakanı olduğu için illa evli mi olması gerekiyor? Aksine boşanmış olması yani boşanabilme cesaretini gösterdiği için üç çocuğa rağmen takdir edilesi.
Tuhaf gelebilir kulağa ama böyle.

Evlenirken herkes için hayat toz pembedir. Zamanla karşınızdaki insanı, ailesini çevresini tanırsınız. İlla mükemmel anlaşılacak diye bir kaide yok. İllaki bir yerlerde pürüz çıkabilir. Bazen bunları halledebilirsiniz ama bazen onlar pürüz değil dağ gibi sorunlar olarak çıkar karşınıza. O zaman insan illaki evli mi kalmalı?

Allah teala bile helal kılmış boşanmayı. Evet  sevmediği bir helal. Yapılmaması en güzeli. Ömürlük yuvalar kursa herkes ne kadar iyi olur.
Ama bazen olmaz. Adam piskopat çıkar, kadını hayattan bezdirir. Kadın ahlaksız çıkar adamı süründürür. Bazen sadece anlaşamazsın. Olmaz işte.
İnatla ne kendimize ne etrafımıza ne ümmeti muhammede bir faydası olmayan bir evliliği neden yürütelim ya?

Zorbayız kısaca. Boşanmışsa biri birde kadınsa erkeklere bir şey olmaz genelde ama. Başına gelmeyen kalmaz. Çeşitli tacizlere uğrayan, sosyal mecralarda ötelenen hatta iş verilmeyen insanlara çevirilir bu  hanımlar.. Abartı gelebilir kulağa lakin durumlar böyle.
Nitekim Bakan olmuş bir kadına bile aynı tavırla davranılıyorsa bu tutum bitmiş gitmiş denilemez.

Boşanması dinen hukuken insani olarak hak olup ta sırf maddi imkansızlıklar, toplumsal ve ailesel baskılar nedeniyle pskolojik ve fiziksel şiddete katlanan kadınlar da var. Onların sessiz çığlıklarına kulaklarımızı kapatırız çoğu zaman. Bilip bilmemezlikten gelir, nemelazımcılık yaparız. Bir gün kadının başına bir iş geldi miydi "vah vah" der dururuz.

Boşanmayı yada evlilik müessesini kesinlikle küçük yada kolay görmüyorum. Bu yüzden böyle konuşuyorum. İnsan günah mutsuzluk ve huzursuzlukla dolu yıllar geçirip pişman olmamalı. Çocuklarını sevgisiz ve huzursuz bir ortamda büyütmemeli. Maddiyat zaten kadını eğer ki altın bileziği yoksa zorlayan bir konu. Bir de üstüne bu tür toplumsal ve ailevi eziyetler ekleyerek işi daha da zorlaştırıyoruz.

Nitekim boşandığı halde eski eşinden yakasını kurtaramayan ve sonu ölüme dayanan evliliklerde var. Ahlaki çöküntünün yaşandığı bu zamanlarda bunlar kaçınılmaz belki. Fakat şunu da bilmeliyiz ki bu baskılar da çok yanlış.

Daha bu gün güpegündüz cadde ortasında biri orta yaş diğeri en fazla 14-15 yaşlarında olan iki bayana meydan dayağı atılmaya kalkıldı gözümün önünde. Ne yaşanıp bittiği ne olduğu önemli değil. Bu erkeğe bu ruhsatı veren ve sonra erkeğe sayıp söven bizler, kadına şiddete hayır diye sokaklara dökülen bizler sonrasında kadın boşanmaya kalksa o kadını dul diye yerden yere vuran bizler...

Bakana yapılan bu çirkin eleştiri belki sadece Akp ve başörtü düşmanlığından dolayı olabilir. Fakat öyle bir dilemma ki bir gün önce kadına şiddetten sokağa dökülen kadınlar bu gün sosyal medya hesaplarından bakanın boşanmış oluşuyla kilosuyla dalga geçiyor. Sapla samanı ayırt edemeyen, kirli dimağlar..



Zaten bakan sözüne sahip çıkmamış. Fakat o çıkmıyorsa ben sahiplenebilirim sözü.
Evet, bir kadın börek yapmayı bilmiyorsa yuvası dağılmaya mahkumdur :)  Börek demek çalışan bir mutfak demek. Vaktini ailesine harcayan bir kadın demek. Kafasını olur olmadık şeylerle doldurmayan, vaktini boşa harcamayan bir kadın demek. Börek yapan kadın demek mutlu bir kadın demek aslında. Çoluğu çocuğu için kışa menemenlik  yapan, çiçek yetiştiren, yoğurt uyutan, hayvan seven, tarif deneyen, sabahları evinin perdesini mutlulukla açan  kadın demek.

Onun evini, bunun kazancını, onun çocuğunu irdelemeyip kıskanmayan, gıybet etmeyen, kendi işinde gücünde olan bir kadın demek.Börek yapan kadının altındaki gizli mesajı almak gerek.

Eğer bir kadının börek yapacak vakti yoksa börek alacak parası vardır. Bu kadın daha bir cefakar daha bir yoğundur. Kendini hem işine hem evine hem ailesine vakfetmiştir. Bu kadının zaten boş işlere luzümsüz sohbetlere karnı çooook toktur. Ne kocasını ne çoluğunu çocuğunu ne de kendini mutsuz edecek oyalacak işlerden uzaktır.


Velhasıl börek önemli börek. Börek deyip geçmemek lazım :)





10 Eylül 2015 Perşembe

Mustafa Kutlu - Beyhude Ömrüm




Yine bir Mustafa Kutlu öyküsüyle karşınızdayım.

Kendime not: daha fazla öykü oku.

Henüz İstanbul bu kadar kalabalık değil ve göçler başlamamışken, yol elektirik ve su henüz her yere varmamış, insanlar yazın çalışıp kışın yerken, ununu buğdayını kendi elleriyle üretirlerken, kadınlar tarhana döküp derede çamaşırken yıkarken, köy meydanında toplanıp cümbür cemaat bayramlaşıp düğün yaparken insanlar...

İşte böyle zamanlarda geçiyor hikayemiz. Kahramanımızın gönlüne bir bahçe düşü düşüyor. Şimdi kimimizin yok böyle bir hayali?

Bozkır ve çorak topraklarda, iklimi kara olan bir yerde bir umut bir bahçe kurmaya niyetleniyor. O niyetlene dursun köyde dedikodu alıp gidiyor başını. Büyük kayanın dibini kazan bu saf, define mi arıyor? Gömümü buldu? Su mu arıyor petrol mu? Zamanla hepsi cevabını buluyor.

Muhtar Halil de buluyor, Çerçi Cemil de.. Deli Dervişte buluyor, Hacali ağabey de.

Sanki o bahçeyi ben kurmaya çalıştım, benim gönlüme düştü narların, armutların, kiraz ve vişnelerin hülyası. Sanki ben kavga ettim, ben nöbet tuttum. Ben yaşadım bu öyküyü okurken. Hem de o kadar net söylüyorum. Kitabı kapattığımda içime oturan öküz günlerce kalkmadı. Gözümün önünden geçti bir bir yıkılan virane olan köy evleri, camdan dışarı bakıp koca bir ah geçti içimden...
Çok çok çok sevdim. Sevgimi izah edemem. Defalarca aynı kitabı okuyanları asla anlamazdım. Sanırım bu kitap o insanları anlamama yardım edecek.

"Beyhude ömrüm" den gayrısı olmazmış bu kitaba.

Bir kaç altını çizdiğim satırla veda edeyim:

"Benimde bir bahçem olacak.
İçinde nar ağaçları olacak.
Her bir meyveden olacak içinde.
Yedi köy, bu bahçeyi parmakla gösterecek.
Adı anıldığında, vay be diyecekler helal olsun adama.
Çalıştı, çabaladı, sonunda yeşertti bahçeyi.
Bizim buraların tepeleri boz olur,keven,diken çalı çırpı
başka bir şey arama.
Bir ağaç gölgesine harman zamanı bir ekşi elmaya hasret gideriz.

Yetişmez mi acaba?

Yetişmez mi?"

                                  ************


"İnsanoğlunun bir yerde bir işte yalnız olmadığını anlaması ne kadar güzel bir şey.
Kalpten kalbe giden yol bu olsa gerek."

Ne denilmiş? Sabır, sebat, murat.

                                       *********************

"İnsanoğlu dünyaya niçin gelir?
Herhalde bir bahçe kurmaya gelir.
Bu düşünce ile gülümsüyorum.
Dünya dediğimiz de bir gurbet değil mi?"

                                           *************************

Büyü bozulmuştu.
Artık boz sakallı çayır kuşunun sesi toprağın kokusuna karışmıyordu. Zaten boz sakalli çayır kuşu ile ardıç kuşunun seslerinin birbirinden ayırt edilmesi ile de kimse ilgilenmiyordu. Rüzgarın ne yandan eseceği önemini kaybetmiş, mart dokuzu ile aprilin beşi beklenmez olmuştu. Haliyle turnaların bölük bölük geçmesine aldıran olmuyor, kimseler dağlardan şifa otu toplamiyordu.Dolunay tepelerin ardından bir büyük bakır sini gibi ağır ağır yükseldiğinde aya bakıp yürek çarpıntıları ile dilek dileyen genç kızların kökü kesilmişti. Gece lacivert harmanisini köyün üzerine örtüp ses soluk kesildiğinde ninesinin kucağına sokularak "nine bana masal anlat" diyecek torunlar nerelere savuşmuştu.
Kadınlar toplanıp buğday kaynattiklarinda hep bir ağızdan türkü çiğırmıyor;ne erişte kesene, ne tarhana dökene rastlanıyordu. Kalmışsa kenarda köşede böyle bir kaç kişi, onların da yüzü asıktı.
Insanlar sevincini kaybetmişti sanki.












28 Ağustos 2015 Cuma

Oh my ghost / Kore Dizisi 2015



 Selamlar..
Upuzun zamandır size Kore dizisi tanıtmamışım:o
Eh malum gündem hep yoğun oluyor şöyle iki lakırdı edecek vakit mi kalıyor Allah aşkına :)

Sessizliğimi bu tatlış sevimli minnoş diziyle bozuyorum.
Ablacığımın tavsiyesiyle başlayıp soluksuz izlediğim izlerken ayılıp bayıldığım bir dizi olduğundan oyalanmadan bloguma konuk ettim kendilerini.

Neden bu kadar ayılıp bayıldım?? Çünküüü olaylarrrr bir şefin ve mutfağın etrafında geçiyor. Yihuuu!



Ben ki şeflere ve mutfaklarının karizmasına aşık bir insanım. İşin içine romantizm ve gizem de karışınca izlemesem olmazdı.




Konuyu kısaca özetlersem Na bong sun hayaletleri çocukluğundan beri gören,dolayısıyla içine kapanık ezik sosyal olamayan lakin mutfağı ve yemek pişirmeyi çok seven bir kızçemiz. Nasıl olmuşsa ülkedeki ünlü ve becerikli pasta yani makarna şefimizin restaurantına yamak olarak girmiş.
Şefimiz afet. Şefimiz dehşet. Ay bu koreli senaristler ciğerimi biliyorlar benim yaa.. Böyle karizmatik ve burnundan kıl aldırmayan, başrol kızı da magmaya gönderen jönleri dayadılar mı ben ekrana yapışıyorum. Bir de oyunculuk iyiyse uff. Atın beni dizilere :))) Shin sun ae ise kini olan bir hayalet. Yani ölmüş ama içinde  bekarlığı ukte kalmış, cennete gitmemiş dünyada insanların içine girip kinini halletme derdinde.



Derken derken hayaletimizle Na bong sunun yolları kesişir. Bizim kinin vucüdünda hayalet bir süre yaşar ve o ezik kızın yerini zilli bir hatun alır. Dolayısıyla olaylar ve actionlar başlar.



Detaylıca yorumlayacak olursam :) -spolu kısım- :



Jung suk u ilk olarak the king 2 hearts de izlemiştim ki o zaman o sakat bacıyla olan aşklarına bayılmıştım favori çiftimdi onlar. Sonra lee soon shinde sırf onun hatrı için izledim o iu denen kızdan hiç hazetmiyorum zaten. Velhasıl nasıl sıkı bir takipçisi olduğumu anladınız :) Lakin burada bayıldım adama. Çok doğal ve gerçekçi oyunculuğu var. Kendisini alkışlıyor, başarılarının devamını diliyorum. Oppa fightingg''

en sevdiğim sahne. Işık yansımalarına dikkat kalp :)



Dizinin son döneminde kızı yine yurt dışına postaladıklarında odasında gitarıyla kızın aramasını beklediği sahne, kızı sarıp sarmaladığı sahne, kendini öve öve bitiremediği sahneler, hayaletin ona dokunduğu sahne, ağladığı sahneler.. İzleyenler gözünüzde potporim canlandı diğmii..
Çok iyi değil miydi? Yalan mı he :)

Kızın oyunculuğu da çok iyiydi. Hayalet ve ezik geçişlerini iyi başarmış.Ben kızı da beğendim.



Her şeyden çok senaryoyu beğendim. Mutfak ekibine aşık oldum. Aralarındaki muhabbeti  geyiği çok sevdim. Keşke bende böyle bir mutfakta mutlu mesut yaşasaydım dedim :) Sos şefinin dangalaklıkları, cordonun tatlılığı ki ben  cordona daha çok yer verileceğini sanmıştım, tatil ve yemek muhabbetleri, "congratulationss" diyerek kutlama yapmaları filan :) Hepsi çok güzeldi. Ben zaten gentleman dignity de aralarındaki o kanka muhabbetinden dolayı daha bir bayılarak izlemiştim.



 Şef bıçağı, mutfakta emir yağdırmalar, restaurant yoğunluğu kalp ben.




Hayaletin olayını da güzel bağladılar. Ezik kızı açıp şefe yar etti, kendi de yaşarken yaşamadığı duyguları yaşamış oldu. Hem de kendi sırrını çözdü. Mukadderat işte :)
 Tadında oldu saçmalamadılar. Klişeyi yapmayıp yani yurt dışına göndermeyip davullu zurnalı şöyle kurtlarımızın döküldüğü bir düğün yapıp kına yaksalardı şayet ben daha mutlu olurdum ama :) En azından sonunu saçma sapan bitirmedikleri için şükrediyorum.



İşte böyle tatlış bir dizi arıyorsanız çekinmeden izleyin.

Yaa ne şanslısınızz!! Keşke bende izlememiş olup bu yazıyı okuyor olsaydım :)


25 Ağustos 2015 Salı

İyi ki doğdum mu Allahım?





"İnsanın sevdiklerini uyurken seyretmekten, saçlarını öpmekten, açılmışsa şayet üstünü örtmekten mahrum olması, doğrusunu Allah bilir, günahlarına kefaret sayılsa yeridir."                                                                                                                      İbrahim Paşalı



Bu söz beni derinden yakalıyor. Ne zaman okusam yüreğimi acıtıyor. Hayatta insanın sevdiklerinden gayrısı yalan. 


Ahir ömrüm yirmi yedi yılı dolu dolu yaşadı. Daha ne kadar vaktim vardır bilemem. Allah'tan istediğim sevdiklerimle beraber huzurlu ve sağlıklıca yaşlanmak. Kalan vaktimi sevdiklerimle güzelce geçirmek.


Arzu ettiklerimi, hayal ettiklerimi bir bir yaşamak. 

Bu doğum günümde karar verdim. En kibar en düşünceli en süprizli kutlamayı ben yapacağım kendime :)  

Üç menekşe, bir cam güzeli , bir orkide, bir yıl başı çiçeği, bir teraryum annesiyim. Gözüme  bir de erica çiçeği kestirdim. Şimdi tam mevsimiymiş. Öyle güzel ki, inşallah bulurum çiçekçi de. Yarın bulursam kendime hediye olarak ericayı alacağım. Ah çiçek bakamıyorum öldürüyorum diye söylenen ben. Kaç tane güzelle uğraşıyorum. 

Sıra kedi de. Ufaktan bozmaya başladım niyeti. Belki bir cesaret alırım kedimi de :)

Kendime kara kaplı güzel bir defter aldım. Bir hatıratım olmasın mı şu hayatta dedim kendi kendime. Yeni yaşımın yeni defteri hayırlı uğurlu olsun. Şimdi ona ne sırlar ne dertler dökeceğim. Hazırlıklı olsun.

Bir de bir ayakkabı var. Balerin pabucu gibi pırıl pırıl.Görür görmez aşık oldum ama alma orucunda olduğumuzdan alamadım. Doğum günüm şerefine indirime girmiş o pabucu alabilirim de kendime. Niyeti bozdum! :)


Şakası bir yana ben 27 oldum ya -yazıyla yirmi yedi-. Yazarken bile inanamıyorum, söylerken dilim tutulacak sanırım. 

Ben burda kalsam da siz devam etseniz :) Olmaz mı :) 

Hayırlısı... 







12 Ağustos 2015 Çarşamba

Haftanın Müziği - Harris J / Salam Alaikum







Geçen haberlerde Büşra Küçük'ün Kötü Çocuk kitap kapağındaki çocuğun imza gününde yaşanan izdihamı okudum. Büşra Küçük'ü bilmeyen var mı? Watpadd'in ünlü yazarı. Kitabı çok okunmuş ve kitap olarak basılmış. O zamanlar yani daha ünlü değilken wattpad için resim olarak küçük bir ülkeydi sanırım hatırlayamıycam bir mankeninin resmini koymuş. Öylesine koymuştur kesin :) Kitap meşhur olunca çocukta olmuş. Sonra mavi bu fırsatı değerlendirmiş imza günü düzenlemiş mankeni yapmış çocuğu. Kendinden geçen ağlaşan kızlar, kaç  saatlik yoldan kızlarını getiren ebeveynler filan filan. Facialık durumlar.

Sonuç olarak insan ergenken o ruhu koyacak yer arıyor. Fanlık için yanıp tutuşuyorsun. Ben mesela deli gibi Fernando hose altamiyano delkastiniyyo hastasıydım. Rosalinda ergenliğimi yedi :))) Biz en fazla dizi izleyip resim topluyorduk. Şimdikiler bizden çok farklı. Fanlıkları da öyle.

Zaten ben geri kaldığımı yaşlandığımı yeni neslin farklılığını yeğenlerimden anlıyorum. En basitinden örnekleyecek olursam yeğenimin geçen tabletine baktım da periskop,snapseet,swarm  gibi bir sürü yeni sosyal mecra keşfettim. Ve benim cidden bunlardan haberim yoktu:o Hoş yine hesap açmadım ne olduklarını bilmiyorum ama benim varlıklarından bile haberim yoktu bunlardan. Yaşlandığımın en büyük kanıtı :))

Sonuç olarak bugünün ergenleri z kuşağı uçlarda yaşıyorlar. Muhafazakar ve dindar aileler bu süreçleri çok iyi yönetmeliler.O ruhu doğru yere koydurmalılar diye düşünüyorum :)

Bu yüzden etrafında ergen olan ve kendine idol arayan genç arkadaşlara helal idol çıktı piyasaya :) Harris j,aweking talent contest birincisi. Bu yarışmayı bende takip etmiş, Türklerden de katılan olur mu diye bakmıştım ama baya kötü tipler vardı bizimkilerden :)
O zaman endonezyalı bir çocuk finalist olmuştu ben onu desteklemiştim ama onlar harris i seçmişlerdi. Meğer planları  justin bieberın helal versiyonunu piyasaya sürmekmiş :) O zaman çakmamıştım, şimdi taşlar yerine oturdu.

 Harris, çok sevimli tatlı hem de güzel şarkıları. Saçma sapan şeylere gönül vereceklerine en azından doğru şeyler söyleyen, iyiliğe teşvik eden idollere gönül versin gençlik  pisliklere değil.diğğmi?

Sizde paylaşıp destek olun harrisciğimize.

Haydi selam aleykum :)




Ay inşallah güzel sesli bir evladım olurda böyle Kuran okumasını öğretirim.  Bu da burda duam olarak kalsın <3 i="" nbsp="">

7 Ağustos 2015 Cuma

Kaçış Oyunları - Alcatraz Korku evi Ankara



 Selamun aleykum gençler

Size geçen akşam gittiğimiz kaçış oyunundan bahsetmeye geldim. Taze taze bahsedeyim ki heyecanımı yitirmeden daha keyifli bir yazı olsun diğmi ama :)

Ne zamandır bir kaçış oyununa gitmeyi istiyordum. Son dönemin yükselen trendi bu oyunlar. Bilmeyenler içinse özetlemek gerekirse, sizi bir eve kapatıyorlar. Senaryoya göre o evden şifreli çözerek bir saat içerisinde kaçmaya çalışıyorsun. İlk defa bir blogta denk gelmiştim ve tabi sherlock ve csi tarzlarına aşık biri olarak hemen gitmeliyim demiştim. Nasip bu zamanaymış. Ablalarım Ankara'ya gelince hemen rezervasyonumuzu yaptırdık.

Alcatraz korku evi, isminden de anlaşıldığı gibi korku temalı. Gitmeden çok meraklı ve heyecanlıydım. Acaba cidden korkcaz mı evden kaçabilicez mi diye. Şüphelerim de vardı tabi eğlenmez miyiz püff bu da neymiş mi deriz? Lakin çok mesuudum ki tüm şüphelerim boşa çıktı. Hem çok eğlendik hem deli gibi korktuk hem terledik hem yorulduk  uzun zamandır bu kadar eğlenmemiştim.

Ziyagiller grubu olarak  tam 44 dk da evden kaçmayı başardık :) Görevliye göre ilk oyun oynayanlar arasında en hızlı bizmişiz
- gözlüklü smiley :) -

Hafta sonu önerim arkadaş grubunuzla kaçış oyununa gitmeniz :) Kalabalık gidin kesinlikle daha eğlenceli ve kaçma şansınız fazla. İlk seferinde zaten sevip sevmeyeceğinizi anlarsınız ama csiları sevenler yada korkuyu uuu bayılırlar :)
Sanırım fırsatını buldukça kaçış evine giden tayfaya kaydımı yaptırcam bende :)

işte ziyagiller :) ve tabi ki en kritik şifreleri çözerek oyuna damgasını vuran ben :p


Ankara da olanlar için alcatraz ı öneririm. korku evi 2 yi de bu hafta açıyorlarmış. Kocatepenin hemen yanında yeri de pek kolay. Bir oyun 100tl biraz tuzlu ama grup olarak gidince çok acıtmaz;)

Herkese iyi kaçışlar dilerim :) Gidenlerin de kaçış hikayelerini dinlerim :)



10 Temmuz 2015 Cuma

Üzgünüm


Geçenlerde yani haziran sonunda sanırım ODTÜ mezuniyet töreninde dahiyane pankartlar açmış yine.

Allaha küfür , islama, müslümana hakaret eden, araya siyaset iliştirilen mesajlar. Sorsanız bu gençlerin çoğu apolitik , demokratik hümanisttir. Fakat aslında içten içe hepsi chp zihniyetinde ve faşisttir. Ellerine versek bizi diri diri yakarlar çok net. Bakmayın özgürlük demokrasi diye ağlandıklarına, . Filistini gazzeyi suriyeyi gösterdiğinizde kahrolsunlar diyen bir zihniyetten çıkabilecek tek şey sizi yakmak yıkmak olacaktır. Gezi de yaptıkları da ispatımız olsun.

 Bu pankartları açanların hepsi şimdi sosyal ve iş hayatında önemli konumlara sahip birer birey olacaklar. Çünkü Odtü bu ülkenin iyi dediğimiz üç üniversitesinden biri. Odtü- İtü- Boğaziçi sanki Allahsız kitapsız insan yetiştirme okulu gibiler. Her mezun olan mı din düşmanı olur arkadaş?

Üzgünüm. Vakti zamanında bu üniversitelerden birini kazanamadığım, böyle bir çabam olmadığı için. Benim gibi senin gibi müslümanların o üniversitelere giremediği, girenlerinde sağlam çıkamadığı için. Bu gün hala fabrikadan çıkar gibi tek tip kafa yapısıyla  senelerdir öğrenci mezun eden o üniversitenin değişmesi için hiç bir adım atılmadığı için.

Deli gibi eğitimi olan, ingilizce ve başka dillerde şakıyan ama tüm eğitimini İslam karşıtı olmaya adamış binlerce insan var şuan piyasada. İyi diyebileceğimiz yerleri zapt etmiş, plaza dilleriyle aralarında ülke kurup batıran, şarabını yudumlayıp jazzını dinlerken hümanist, yolda başörtülü birini gördü mü şeytana dönüşen, dilde antikapitalist özde paranın anasını ağlatan bu insanların eğitimleri hep ziyan gözümde. Al at çöpe. Zaten yıllardır yaptıkları da kuru kuru siyaset. Bu ülkeye o bağlamda da bir katkıları olmadı hiç gezi gibi yakıp yıkmaların dışında.

Üzgünüm çünkü bu üniversitelerin ürettiği tek tip insana karşı sağlam üniversiteler yetişmediği için. Belki de yetişiyordur bilemiyorum. Fakat genel olarak gördüğüm refah seviyesi artan muhafazakarların kendilerini hem dini hem dünyevi ilimde yetiştirmek yerine daha çok malda mülkte almada harcamada yetiştirmesi. Bakıyorum adamlar fikirleri ve eylemleri faşist ve yanlışken davalarında ısrarcılar. Ülkenin yüzde doksanı kağıtta da olsa müslümanken islama küfredebiliyorlar pankartlarla.
Peki ya bizler? Kaçımız aktivist olabiliyoruz? Fikirlerimizi gerçekten savunabiliyoruz? O şekilde bir bilgi birikimimiz var? Vallahi yok.



Ben öyle yetiştirilmedim kendimde olamadım. Çok radikal ve  aktivist ruhlu olmayı hep istedim ama hayal olarak kaldı. Çoğu zaman kendi içimde de bunun savaşını verir yerime otururum. Çoğumuz inandığımız değerler hakkında düşünmeyiz bile. Alfabesine bakmayız, sonucuna varmayız. Esaslı bir çalışmamız verimiz yok belleklerimizde. La havleye bir yaşam sürüyoruz ve başarısız oluyoruz. Bir kafire göre sesimin gür, bilgimin çok , yüreğimin de kuvvetli olması gerekmez mi?

Bizim buna ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bilinçli, kendini yetiştiren ve sesi gür çıkan, yirmi sekiz şubat dönemindeki gibi inandığı değer uğruna savaşan bir nesile.
Ben öyle olamadım ama nasip ederde rabbim bir evladım olursa öyle olması için çok çabalayacağım.

Buda burda dursun.




6 Temmuz 2015 Pazartesi

Ramazan Davulcusu



 Geçenlerde  bir arkadaşla konuşurken ramazan davulcularının gereksiz olduğunu artık bunun kaldırılması gerektiğini söyledi. Şiddetle karşı çıktım :) Davulcuya sahip çıkalım! :)

Çocukluğumun ramazan anılarında korkunçlu  kısmını davulcular kaplar. Gecenin bir yarısı -tabi o zamanlar kış aylarındaydı ramazan  iftarla sahur arasında saat farkı fazlaydı- güm güm sesinin yarattığı o korkuyu bence hepimiz yaşadık. Köyde babaannemlerin ki bir de çok güzel mani okurdu, lakaplarını da araya sıkıştırırdı.Hayal meyal hatırlasam da benim için ramazanın  bir güzelliği davulcular.

Neden kaldırılsın ki? Sene de bir ay değil mi sanki? Kime zararı var? Kimseye.. Ama çocukların minik belleklerinde ramazanı başkalaştıracak ramazanı kodlayacak bir farklılık bu. Allah nasip eder de bir çocuğum olursa,ramazanda davulcuyu duysun, sahura kalksın, benim yaşadığım o heyecanları korkuları yaşasın isterim.

Ne yazık ki istemeyen de çok olucaktır. Çünkü artık ramazanı sadece kültür olarak yaşamaya başlamış milletimiz. Geçen akşam Hamamönünde iftar yaptık. Oranın ramazan etkinlikleri fazlaca oluyor. İnsanlar işi gırgıra eğlenceye vurmuş. Bir çok lokanta hiç abartmıyorum taverna gibi.Canlı  Türk sanat müzikleri, bir tarafta elemeği sergiler, bir tarafta belediye konseri... Oruç açmaya bir saat var ama insanlar yiyip içiyor. Normal bir zaman gibi yeme içme ama ramazan olduğu için eğlence var. Arkadaş kafanız çok güzelmiş, güle güle kullanın.

Çok sinirlendim ama daha çok üzüldüm. Artık ramazan ruhunu yavaş yavaş kaybediyoruz anladım. Dışarıda insanlar normal günmüş gibi yiyip içiyor.Bir şey söyleseniz alim allah döverler, nasıl bana saygı duymazsın diye. Başka zaman gavurun yoluna ölenler, ramazanda gavurdan beter oluyorlar. Hani gavur çok saygılıydı oruçluya? Sende saygı duysana madem? ama yook onun ülseri var teyzesi :(

 Ne bileyim yav, herkes kendi bacağından asılacak elbette ama ramazan gibi toplum ibadetlerinde biraz daha ruh action bekliyor insan.

Bizim çocuklarında bizim gibi heyecanları olsun istiyorum en azından?
Çok mu arkadaşım he?

29 Haziran 2015 Pazartesi

Yürü ayol


Bu gün instagramda dolanırken gaylerin taksimde yürüyüşü olduğunu gördüm  hatta olaylarda çıkmış sanırım tam bilgim yok. Paylaşımı yapan abla "sadece sevgi kazansın" diyerekten gayler için yürüyüşe çağırıyordu ahaliyi. Çünkü kendisi çok çağdaş, özgürlükçü, insan sevgisiyle dolup taşan bir ablamızdı. Hatta ablanız size kurban olsun.

Ben homofobik değilim. Bu konu hakkında çokta bilgim yok açıkçası. O kadar fazla terim var ki oturup çalışması lazım insanın heterö hötörö seksiel meterö gibilerinden. Aklımın hayalimin almadığı değişik ilişki türleri mevcut.

 Ne diyordum? Ben homofobik değilim çünkü bu Allahın kuluna bir imtihanı. Hem de çok zor yerden gelen. Allah korusun, yarın bir gün çocuğum olsa ve işte anne ben kendi cinsimi seviyorum dese ne derim ne yaparım bilemem. Bunlar uzaydaki insanın başına gelen şeyler değil. Bizlerinde etrafında hatta çocuğunda bile olabilecek bir durum. O yüzden homofobik olamam.

Ben insanfobiğim. Bu yürüyüşleri düzenleyen, instagramdan twitterdan organize olup tüm eşcinsellere filan özgürlük isteyen insan fobiğim. Bunlar bence o insanlardan bin kat beter tipler. Neden derseniz? Bu insanların kusura bakmayın ama kıçlarında bile değil bir eşcinselin ne yaşadığı. Hele de Türkiye'de biri gay yürüyüşü propagandası yapıyorsa bilin ki tek derdi popülerlik. Bir eşcinselin ruhsal ve sosyal problemlerini bilmez sadece özgürlükte özgürlük diyerek onlara karşı gelen dindar muhafazakar kesimle tartışmaktır derdi. Çoğunun derdi takım tutar gibi tuttuğu siyasi partisinin  ne kadar özgürlükçü filan olduğunu anlatmak. Bir şekilde kendisi yani derdi ama kesinlikle eşcinseller filan değil. Dindar tayfanında bir kesimi var ki, sapıklar siz ölün geberin diye direk asıp biçiyorlar. Kimse hesap etmiyor ama kendi çocuğunda olsa, kardeşinde olsa aynı duyguyu yaşayabilir miydi? Birbirlerini yerkende bu özgürlükçü ve dindar tayfa tabi dinden yürüyor iş. "Ama islam dini hoşgörü dinbibkbikbik" diye ötmeye başlıyor bi taraf :) Bir kere kuran açmamış ama ne fetvalar veriyor abla bir görseniz ağlarsınız. Fakat en basitinden bir Lut kavmini bile bilmiyor. Böyle ortamlar böyle sağlıksız kafalar özgürlük istiyor, asıp biçiyor.

Bu insanların hayattan dışlanması,kendilerini yalnız hissetmeleri çok kötü. Düşünsenize siz de öyle olabilirdiniz. Kimseye söyleyemeyip bir cehennemi yaşayabilirdiniz  yada söyleyip çok kötü bir hayat yaşamak zorunda da kalabilirdiniz. Doğru olan şeyin bu insanların dışlanması değil, bu olaylar hakkında ailelerin bilinçlenip çocuğu gözlemlemesi ve o yaşlarda gerekli hormonal ve ruhsal tedavinin uygulanması olduğunu düşünüyorum. Sonuçta çok bilgim olmasa da hormonal ve ruhsal bir bozukluk bu ve  insanın doğasına ters. Yani Allah teala bunu lanetlememiş olsa bile mantıken baktığınızda da olmuyor bu iş. Anne-anne yada baba-baba çiftler nasıl sağlıklı bireyler yetiştirebilirler? Nasıl o toplum sapkınlık içinde olmaz? Şimdi bile türlü türlü sapıklıklar var. Doğru dürüst bir ortamda olmayan o çocukların hali nolur?

Yada kendi cinsiyetini değiştirmiş bir sürü insan. Ne üreyebilirler ne sağlıklı bir ilişki kurabilirler. Yani arkadaş ters işte. Sen neye özgürlük istediğini tam olarak idrak edebildin mi acep?

Bilemiyorum belki benim bakış açımda yanlıştır, dini açıdan, pskolojik açıdan vs. Fakat oturup düşününce öyle geliyor, sizler bu konu da bilgiliyseniz beni aydınlatabilirsiniz.

Ramazan ramazan çok lazım konulardan bahsettim size.

İşiniz gücünüz yoksa kafa patlatın :)

25 Haziran 2015 Perşembe

Haftanın Müziği- Maher Zain



Haftanın müziği köşesi yapayım dedim, ramazan derken, babamın rahatsızlığı derken kaldı.
Kaldığımız yerden devam o halde.

"Maher zain- Ramazan" herhalde bu haftalara uyabilecek en güzel müzik. Seviyorum Maher Zain dinlemeyi. Bilmeyeniniz varsa sayemde öğrenmiş oldunuz :p Diğer şarkıları da dinleyin :)

Ramazan hakikaten çok bereketli bir ay. Bu gün başımdan geçen olayı taze taze anlatayım.
Öğle vakitlerinde instagramda gezinirken birinin güllaç resmine denk geldim. Nasıl da severim. Canım bir istedi bir istedi. Söylendim hatta öğle vakti ne güllaçı deyü. Dedim şimdi kim çıkıp güllaç alsın boşver.

Sonra sevgili komşum, Tülay ablacığımın irmik tatlımı pek sevdiği geldi aklıma. Hadi dedim bari irmik tatlısı yapayım, hem ona veririm hem bize değişiklik olsun. Ben tatlımı yaptım, iftar saati yaklaştı, tülay ablayı arıyorum ki kızını göndersin tatlı göndereyim :) Derken kapı çaldı bir baktım Tülay abla :) Ben onu ararken o benim kapıma geliyormuş meğer. Hemi dee elinde koca bir tabak güllaçla :)

Gönüller böyle birmiş, tatlılar birken iki oldu, evler bereketleniyor elhamdülillah :)

Hem bir türlü açmayan menekşelerimde açmış. Çok keyifliyim o yüzden. Ramazanın bereketi hep bunlar..

Siz Maheri dinlerken yazıyı okumayı da bitirmiş olun diye kısa kesiyorum.

Herkese hayırlı ramazanlar...



 

3 Haziran 2015 Çarşamba

Dört Güzeller / İskender Pala




Selamun Aleykum,
İskender Pala sevenlerin muhtemelen bildiği bu denemenin varlığından bir haberdim. Hoş İskender Pala takipçisi değilim ama hiç duymamıştım ismini de. Ta ki bir gün ablamda göz göze gelesiye kadar. " aa neymiş bu" diyerek elimde evirip çevirince baktım başlıyıvermişim  baktım bitmiş!

Çok güzel bir kitaptı. Ben zaten denemelere bayılırım  bir de böyle inanılmaz bir bilgi birikiminin araştırmanın ve emeğin aktığı bir kitaba aşık olurum!

Dört güzeller, dört elemente güzellemeler babında. Ateş, su,toprak ve hava. Bunlar hakkında yazmak baştan beni tavladı. Nasıl güzel bir fikir. Delicesine kıskandım. Bir de İskender Pala gibi bir deryanın kaleminden çıkınca tadından yenmez olmuş. Bence herkesin okuması gereken bir kitap. İçinde yok yok. Felsefeden folklor e, dinden mitolojiye divan edebiyatından halk edebiyatına çok geniş bir yelpazede ele alınmış bu dört güzeller.


Kısa hikayeler,filmler, mitler, dini kıssalar hepsi o kadar güzeldi ki. Okuyup öğrendiğim çok şaşırdığım hakikaten sonunda bilgilendiğimi hissettiğim bir kitap oldu. Özellikle "Su" hakkında yazılanların çokluğunu görünce ve dinimiz içinde "su" yun önemini ve ne kadar fazla yerde geçtiğini farkedince şaşıracaksınız. Eğer elinizin altında varsa ve okumadıysanız hemen şimdi okumaya başlayın. Bence sizde benim kadar severek ve şaşırarak okuyacaksınız.

Okuyanınız varsa da yorumunuzu alırım :)

Ben sevdim, eller alsın.

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Ünlü Aşk / Burcu Bahtiyar




  Nisan ayı kitap açısından güzel geçti. Hayatımda okuma reformu yapmaya çalışıyorum malumunuz.
Okumaktan yorulmamak adına araya çerezleri de yerleştiriyorum.Sanki öyle olunca daha seri okuyorum.

Çerez diyorum diye kitabı küçümsemiyorum aslında. Ne olursa olsun bir olay kurgulayıp onu sayfalara dökmek, mantıklı bir zemine oturtmak, araştırma bilgi zaman ve emek işi. O yüzden her kitaba ve yazarına saygı duyuyorum. Fakat kurguyu beğenmem, basit bulurum orası da ayrı. Armutla elmayı karıştırmayak :p

Ünlü Aşk'ta bir solukta okunan kitaplardan. Fakat konuyu biraz abartı, uçuk buldum. Yani kadın bir bodyguard Türkiyeye gelen Hollywood starı, yaşanan aşk. Kadınlar çok güzel, erkekler çok yakışıklı. Ne hikmetse mükemmel ötesi erkeklerde kadınlara bir aşık bir aşık :) Ölüyorlar mübarek :)

Okurken eğlendiriyor da tamamen hayal dünyası işte. Bir de karakterlerin isimleri çok zorlama olmuş! Nesi var Ayşe'nin fatma'nın. Koyun gitsin yav.

Konuyu  kopyalayacağım. Malum yaz geliyor. Tatile gidip uzanmışım kumsala güneş damlar içime modundayken okunacak türden bir kitap arıyorsanız, bu öyle bir kitap.


O bir Türk. O bir kadın. O bir bodyguard. O ünlü film yıldızı Can Taker'ın seksi, havalı, belalı takıntısı...

KAREN YAĞIZ… 25 yaşında. Gençliğinin baharında. Ve hep yapmak istediği işi yapıyor, çünkü bu işte iyi! Ancak işinde hareketi sevse de, özel hayatı içler acısı derecede sıradan, rutin ve sıkıcı... Aslında Karen, bu sıkıcı ve rutin hayatından da memnun. Fakat her şeyin bir kırılma noktası var. Karen bir anda kendisini iki yakışıklı erkek tarafından kuşatılmış olarak buluyor!

CAN TAKER… O bir dünya starı. Kadınlar onunla birlikte olmak için yarışıyor ama onun peşinde olduğu tek bir kadın var; şımarık bodyguardı.

TOPRAK ise Karen'in en yakın arkadaşı, dostu... O olmadan geçen bir günü bile olmadı.

İki erkek, iki aşk, üstüne bir de suikastçı bir psikopat!
Karen için hayat bundan sonra diken üstünde bir maceradan ibaret…
(Tanıtım Bülteninden)

Eğer Bir Kitap Olsaydım



 Kesinlikle az dramı biraz komikliği  olan romantik ve klişe  bir  dönem romanı  olurdum!

Sevgili Bollywood Terapi bana mim paslamış. Uzun zamandır mim cevaplamamıştım. Hele mevzu bahis kitaplar olunca daha tatlı bir mim olmuş  bu :) Çok tşk ediyorum arkadaşıma^^

Eğer Bir Kitap Olsaydım;


Başlığı şöyle olurdu; " Dükle evlenen fakir kız"
hahaha, kabul edin, kitabı alıp okuyasınız geldi nasıl olmuş bu iş deyü. :)

Nasıl Bir Kitap Olurdunuz?
Çok romantik biraz komik  yer yer drama bağlayan bir tarz bana süper gider. Şöyle güzel bir ingiliz aksanı da eklersek "indeed"li felan aboovv!! Ayıla bayıla okuruz :))

Kime ithaf olunurdun ?
Fakir ve tombiş  kızlara asdasd :) 

Kapak Resmi;
 Sanırım onca klişeme en yakışan resim bu olurdu<3 font="" nbsp="">


Önsöz'ünde bunlar yazardı;

"Fakir misiniz? Hayattan beklentiniz yok mu? Merak etmeyin, bu kıza bi dük aşık olduysa size de bir düdük değil muhakak bir dük denk gelir "

Arka Kapak yazısı;

" Fakirlikten ölmek üzere olan genç kadının karşısına ormanda aniden çıkan dükle çarpışıp kitaplarını toplarken olduğu aşkın hikayesini okuyacaksınız ve bayılacaksınız"
                                                                                                                                   Wall street Journal

"Nefesinizi kesecek, hiç böyle bir aşk okumadım"
                                                                                Washigton  post

"Koooskoca dük'ü kendine aşık eden fakir kıza bakıp öğrenin bu işleri ağzınız açık dolaşmayın ortalarda"
                                                                                       NewYork Bestseller






Eee yani, ne sandınız arka kapağımda kuru kuru bir tanıdım yazısı olamazdı herhalde dimi? asdfgh :)


Ben de bu mimi bizim kızlar yasemin,havva ve seyhan' a gönderiyorum. Kendimden böyle bir klişe roman beklemezdim asdhasd :)



Ben eğlendim, isteyen herkeste yapabilir tabi^^ 


29 Nisan 2015 Çarşamba

Aylak Adam / Yusuf Atılgan




 Türk edebiyatının kültlerinden aylak adam. Beni en çok ismiyle yakalıyordu nedense. Galiba kendimi buluyordum :)

Aylak adam'ın daha akıcı ve daha mutlu bir hikayesi olmasını beklemiştim. Fakat o modern insanın yalnızlığını yaşayan kendi depresifliğinden bir çıkış arayan varoluşsal problemleriyle bir adam olup çıktı karşıma.

Adı bile olmayan, babasından nefret edip onun parasıyla yaşayan, hercai bir gönlü varken diğer yarısını arayan C. çok tanıdık. Çünkü artık insanlar böyle. C. nin iç monologlarının altını bir çoğumuz çizmedik mi?

İlk etapta kitap akmadı, zorlandım.Kendine has dilini çözmek zordu ama alıştım.Sonra bende altını çizdim bir çoğunun.

Ama en sevdiğim kısmı sesli ekliyorum. Günümüz insanın içine düştüğü durum tam olarak bu.
Daha güzel anlatılamazdı.




Aylak Adam'ı okuyun. Bayılmazsınız belki ama fark yaratır.

22 Nisan 2015 Çarşamba

Göğü Delen Adam


Göğü delen adam, Samoa'lı bir yerli olan Tuiavi'nin 1920 lerin Avrupası'nın kendi gözünden anlatıldığı antropoloji kitabı. Kurgu değil, Erich Scheurmann'nın samoa yerlilerinin adaya gitmesi ve tuiaviyle beraber vakit geçirmesi sonucu tuiavinin  onunla notlarını paylaşmasından ortaya çıkmış bir kitap.

 Bilimsel bulgular, antropolojik analizlerden ziyade masum ve safça Tuiaviinin yerli halkını size iyiyi doğruyu ve güzeli getirdik diyen papalagi (yani beyaz adam)nin getirdiklerinden korumak istemesi aslında.

Okurken papalaginin yani beyaz adamın zamanla iyiye evrilmesindense nasıl daha kötü hale geldiğini düşünüyor insan. Misyonerler o zaman da Hristiyanlığı getirmiş yerlilere bu iyi güzel diye. Beyaz adam hala farklı coğrafyaları sana iyiyi barışı getirdim diyerek kendi pis karanlık dünyasına çekiyor. Artık kimse Samoa yerlileri kadar modern dünyadan kopuk değil, beyaz adam pisliğini savaşlarla kusuyor, sonra barışı getirdim diyerek olayı kendine yontuyor.

Özellikle para, zaman ve tanrı konularında değindiği bir çok noktanın altını çizmeden edemedim. Ne yazık ki artık hepimiz birer ucundan kıyısından da olsa papalagiyiz. Bundan nasıl kurtulurum? diye düşündüğümde bulduğum cevap şu oldu: hakkını vererek müslümanca yaşayarak!

Çünkü Samoa yerlilerinin Büyük Ruh'a tapınışlarındaki samimiyetle bir müslümanın yaşadığı gerçek samimiyetin paralel olduğunu hissettim.

Modern zaman dişlisinin çarklarında yuvarlanıp giderken bir süreliğine durduma kolunu çeken bir kitap Göğü delen adam. Bir mola vermek isteyenlere tavsiyemdir!

Bir kaç satırla yazımı bitireyim :

Para uğruna,mutluluklarını vicdanlarını yitirenler; gülmekten, onurundan, sevincinden hatta karısından, çocuğundan olanlar vardır.

Eğer insan çok fazla "şey" e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir.

Beyaz adamın yaptığı hiç bir şey büyük ruhun mucizelerine yaklaşamaz bile.

Makineleri, marifetleri, büyüleri hiç bir şeyi insanın hayatını uzatmaya yetmedi; ne de insanı daha mutlu huzurlu kılmaya. Gelin onun için biz Tanrı'nın mucizevi makinasına ve onun becerilerine bakalım ve eğer beyaz tanrı bir oyun edecek olursa görmezden gelelim.







8 Nisan 2015 Çarşamba

Surat Asmak Hakkımız / İsmet Özel


  İsmet özel, son dönemin en önemli düşünürlerinden  ve şairlerinden biri.

Hakkında söylenmedik şey kalmamıştır sanıyorum ki. Her kesimin İsmet Özel hakkında fikri var. Düşüncelerini küçümseyip şiirini övenler, artık bizim mahalle de değil İsmet özel diye çıkış yapanlar, İsmet özel adeta bir Akif'tir diyenler ve daha nicesi.


"Surat asmak hakkımız"  okuduğum üçüncü kitabı ve bu üç kitapta neredeyse tüm cümlelerin altını çizdim.

Zaman geçiyor ama İslam dünyasında olan ve gelişen olaylar birbirinin kopyası gibi. "Surat asmak hakkımız" da batı dünyasına karşı bir duruş ve aynı zamanda  öz eleştiri var. Kitap 98 doğumlu ve her şeyin hala doğru olarak kalması can sıkıcı.

Bizim problemimizin bu olduğunu düşünüyorum. Eylemden ziyade söz. Okuyup tartışmak ve bolca laf üretmeyi, söyleyenleri eleştirmeyi, işe yarar mı yaramaz mı diye tahlil etmeyi boş görmeyi seviyoruz. Biz büyük lafların adamlarıyız büyük işlerin değil. Maalesef.

İsmet Özel, söz olarakta eylem olarakta söylediğini yaşayan biri bu yüzden bu kadar önemli bir yere geldiğini düşünüyorum. Bir çok meseleyi Kur'an ve sünnet odaklı ele aldığı için söylediği şeyler hep mantıklı geliyor. En azından bana :)

Kitaptan sevdiğim bir kaç paragrafı paylaşacağım,
 İsmet özel okumalarım ve yazılarım devam edecek :)



"Belki her seyden onemlisi insanlarin felaketlerini buyuk bir telasla arzulamalaridir.Dolap boyle donuyor.Nefret ettikleri seyler icin butun guclerini harcamaya hazir insanlar.Eglencede eglenmediklerini biliyor ama kendilerini mecbur hissediyorlar.Calisma alanlarinin kendilerine ne buyuk tahribat yaptiginin farkindalar ama buyuk bir issizlik korkusu icindeler. Konutlarinda aradiklarini asla bulamayacaklarini bildikleri halde evsizlikten olumcul bir korku duyuyorlar. Insan iliskilerinde bunalima dustukleri halde bu iliskilerin daha ileri noktalara vardirilmasi icin cirpiniyorlar.
Butun bunlar Kur'andan uzak, sunnete ilgisiz kalmanin tabii sonuclari."



"Her şeyin bir fiyatı vardır. Size huzur verdim diyenler bizden ne aldıklarını söylesinler. Onların sahte huzurlarıyla avunmadığımızı, çanak yalamaktan hoşnut olamayacağımızı ve surat asmak hakkımız dediğimizi bilsinler."


"Eğer başta müslümanlar olmak üzere bütün insanlar ilahi kaynaklı bilgilerin kendilerine yön vermesini kabul ederlerse Allah şerleri hayra tebdil edebilir. Ama sanki en sadık kullarmış gibi bazıları kalkıp dünyevi hedefleri ilahi bilgilerin üstünde tutarak ayet ve hadisleri kendi insanlık durumlarını haklı göstermek kastıyla eğip büğme azgınlığını benimserlerse şimdiye kadar gördüğümüz değişmelerin daha çok azap verici olanını yaşamamız kaçınılmazdır."


"Yeryüzünün kirine, günahına, lanetine karşı yapabileceğimiz tek şey şefkate, sevaba, hayra hicret etmekten başka bir şey değildir bana sorarsanız. İnsanın müslümanca ve güvenlik alanına sahip olmaksızın dünyaya gösterdiği her tepkieğer samimi ise tırnaklarını yemekten başka bir yaptırım gücüne sahip olamayacak, eğer samimi değilse şeytanın arasındaki tekerleğin daha hızlı dönmesine yardımcı olacaktır"







6 Nisan 2015 Pazartesi

Oyunbaz - Wulf Dorn



   Kore dizilerine ara verdim dedim ya, kendimi kitap okumaya verdim.

Aradan bu yana üç dört kitap okudum doğrusu. Kendimi alkışlıyorum. Aferin bana.

Oyunbaz, ablamın tavsiyesiyle okuduğum bir kitap zaten kitabı da ondan arakladım :)

Uzun zamandır gerilim, polisiye tarzı okumuyordum ki bu kitap iyi geldi.

Kitap, pskoloji gerilim tarzında ve beklediğimden kesinlikle çok daha iyi çıktığını söylemeliyim.

Başlarken bu kadar beğeneceğimi düşünmemiştim.

Kitap boyunca katil kim? diye tahminlerde bulundum her okur gibi ama kesinlikle tahmin edemedim ve hayli de şaşırdım.

İşte böyle okurken   beni geren ve şaşırtan kurgulara bayılıyorum.

O yüzden tavsiye ederim kitabı eğer bu tarzlardan hoşlanıyorsanız.

Kitap tanıtımını ise direk kopyalıyorum, fazla spo vererek anlatmaya gerek yok.





Hep seni düşünüyorum, yakında sen de beni aklından çıkaramayacaksın…

Psikiyatr Jan Forstner bir gün beklenmedik bir anda, kimden geldiği belli olmayan güller alır. İlk başta güllerin, kitabını okuyan bir hayranından geldiğini düşünen Jan bir süre sonra kasabadaki korkunç cinayetler ile evinin kapısına bırakılan imzasız mektuplar ve hediyeler arasında bir bağlantı kurar. Ona sırılsıklam âşık olduğunu itiraf eden, hiç tanımadığı bir kadından telefon aldığında da her an takip edildiğinin farkına varır. Ve en kötüsü, bu kadını durdurmanın hiçbir yolu yoktur… 
(Tanıtım Bülteninden)


Keyifli okumalar :)

4 Nisan 2015 Cumartesi

Kocan Kadar Konuş / Film 2015



  Son zamanlarda sinemayı Türk filmleri istila etmiş durumda!

"Türk filmi izlemem ıyk" diyen entellerden değilim ama takdir edersiniz, iki gün sonra tv de yayınlanacak olan özgün senaryosu olmayan bir filme de onbeş lira verip izlemek istemem.
O yüzden  güzel bir yabancı film çıksa da izlesek modundayım son dönemler...

Neyse konumuz bunlar değil.

Kocan kadar konuş, fragmanını gördüğümde sıkıntılı zamanlarımı neşelendirmek adına hadi gidelim diye eşime tutturduğum bir film oldu :)

Film kitap uyarlaması olarak bence başarılı olmuş. Çoğunlukla kitaptan uyarlama filmler eksik kalır, kitabı okumadım ama eksik olan bir şey olduğunu düşünmüyorum. Kitabın da öyle çok mesaj veren altı çizilen bir kitap olduğunu zannetmiyorum. Zannetmiyorum noktası önemli çünkü kitabı okumadım tüm bunlar benim ön yargılarım :) Kitabı okumuş sonra da filmi izlemiş birinin yorumu daha isabetli olur herhalde :)

Fragmanını izlediğimde çok güleceğimi düşünmüştüm ama beklediğim kadar gülmedim. Fakat eğlendim, Sabaattin Ali'li kısımlarını sevdim. Ezgi mola'yı beğenen tayfadanım, murat yıldırımı da. O yüzden keyifli zaman geçirdim.

Ama keyfimin olmadığı bir dönemde olmasaydım gitmezdim. 15 lira vermeye değmezdi, yazıyla onbeş :)

Sonuç olarak bu kız ne dedi derseniz?

Çok sinemalık bir film değil, erkeklerin sıkılacağı türden, hanımlara hitap eden, keyifli vakit geçirilen bir Türk filmi olmuş. Muadillerinden çok farklı değil fakat kötü de diyemeyiz.

Herkese iyi seyirler, izleyenlerin alırız bi yorumunu.

31 Mart 2015 Salı

Pinocchio / Kore Dizisi 2014





 Aslında buraya yazmıyorum ama ben Kore dizisi çok izliyorum :( Ay keşke izlemesem!
Nasıl bir şeyse bağımlılık yapıyor resmen, artık bir süre ara verme kararı aldım.

Bu sürede de izlediklerimi blogumda yazayım bari.

Pinokyo'ya şöyle bir göz atmak amacıyla başlamıştım :) Genelde diziye ilk bölümde puan verenlerden olduğumdan ilk bölüm  izleyip izlemeyeceğime karar veririm. Pinokyo ilk bölümden sardı ve bir bakmışım dizi bitmiş.




Pinokyo'nun başrolleri hiç ilgimi çekmeyen iki isim Park shin hye ve Lee jong Seok var. O yüzden "kesin izlemem ama bi bakayım" dediğimi hatırlıyorum. Sonra konuda sardı ama daha çok lee jongcuğum kendine bağladı beni. Çocuğun oyunculuğunu çok beğendim ve park shin hye yi de çok beğenmesemde genel anlamda bu dizide bir sempatik geldi. Konuda fena olmayınca kaptırdık gittik.
Ama dizinin en önemli faktörü kesinlikle lee jong seok!




Konusuna gelirsek Choi dal po(lee jong seok)  komplolar sonucu dramatik bir şekilde ailesini kaybediyor ve bir harabocinin yanına sığınıyor. Haraboci bunu kaybettiği oğlu gibi sevip sarmalarken, diğer oğlu karısından boşanıp  kızını da alarak (park shin hye)  babasının yanına  geliyor. Sonra küçük bir kasaba da beraberce yaşıyorlar. Gel zaman git zaman bu veletler büyüyor ve choi in ha (park shin hye) ben gazateci olacam diyor anam gibi diyor. Anası ünlü bir gazeteci. Sonra olaylar olaylar hep beraber gazeteci oluyorlar ve choi dal po ailesine yapılan komployu açıklamaya çalışıyor.

Konu genel olarak böyle umarım çok spoiler vermedim :))

Dizide aşktan ziyade choi dal po nun olayları aydınlatma çabası var, entrikalar filan. Bunun yanı sıra tatlı olaylar da oluyor. Genelde entrikalı dizileri sevmesem de bu diziyi dediğim gibi merakla izledim.

benim notum 10/7

İzleyenlerin yorumlarını beklerim :)


not: bu yazıyı yazalı çok olmuştu ama taslaklardan bir türlü düzenleyip yayınlamak kısmet olmadı. Blogumu daha fazla öksüz bırakmayayım diye yazıyı düzenleyip yayınladım.
Geçen gün bir Kore yazımla alakalı bir eleştiri aldım.
Fazla dindar bir profil çizip açık saçık diziler izlememle ve bunu tavsiye etmemle alakalı.
Doğrusu üç aşağı beş yukarı hepimiz bunların hiç bir şey olmasa vakit kaybı olduğundan izlemenin yanlış olduğunu biliyoruz. Bir çok yazımda bundan yana dertlenmiş, özellikle başlamayanların başlamamalarının altını çizmiştim.
Çünkü en nihayetinde nefsimden dolayı bırakamayıp izlediğim dizileri kendi açımdan masumca kritiğini yaptığım blogumda birilerinin izlemesine alışkanlık kazanmasına sebep olmak istemem.
Keşke biz müslümanlar  nefsimize sahip olabilecek bir olgunluğa sahip olabilsek, izlediğimiz şeyleri biz çeksek, biz yön verebilsek.
Maalesef bir çoğumuzun zaafı günümüzde bu. Bunu yapamıyoruz fakat bende dahil çokça sistemi
ve getirdiklerini eleştiriyoruz.
Acılarımıza ağlayıp, haksızlıklara kızıp, bize sunulan bu renkli hayal dünyalarına dalıyoruz.
 Ben bu dizileri izliyorum ama keşke vaktimi daha hayırlı harcayabilseydim. Bana yapılan bu eleştiriyi haklı ve yerinde buluyorum. Fakat benim de bir insan olduğum ve yanlış yapabileceğim, yanlış düşünebileceğim, zaaflarımın olabileceği unutulmamalı.
Sizde yazılarımı kendi süzgeçinizden geçirip öyle okuyun.

Selametle.






22 Mart 2015 Pazar

noktalı virgül


 Çok zor günler geçiriyorum...

Kişisel olarak pskolojik anlamda. Hani insan der ya daha kötüsünü yaşayamam diye.
O işin öyle olmadığını bildiğimden böyle iddialı cümleler kurmuyorum ama şu yaşıma kadar yaşadığım günlerin en zorları gerçekten.

En çok yardımı olan dualar elbette. Fakat bazen şirazesi kayıyor pskolojimin.

Etrafımdaki insanlardan, sosyal medya çevremden ciddi anlamda nefret ediyorum.

Gözüme mutluluğunu sokanlardan daha bir nefret ediyorum. Bu sanal alem çok fena. Hep mutlu anlarımızı paylaşıyoruz. Eminim bana da çok söven nefret eden olmuştur.


Böyle yazılar yazmayı sevmiyorum aynı zamanda.

Ağlak, amaçsız gibi gözüken, teselli verilmek istense verilemeyen, aynı zamanda acaba derdi ne lan diye meraklara salan..  esrarengiz takılmak niyetim değilde. Anlatmak zaten can sıkıcı.

Yine de en çok rahatlatan şey yazmak oluyor. Yayınlamadığım bir ton taslak yazım da var.

Allah büyük, bu günlerde geçecek. Biliyorum, eminim.

Umarım bu süreçte imtihanını kaybedenlerden olmam.

Belki bu yazı bile kaybettiriyordur.

Umarım değildir.

Allah affetsin.


6 Mart 2015 Cuma

İki film birden :Hector and the search for happiness / Stranger Than Fiction


Hector and the search for happiness, durup dururken insanı mutlu eden bir film.

Biraz little miss tadı var gibi.

Hector, hayatı son derece "tidy" ve monoton bir pskiyatrist. Hep yapmak istediğimi yapıp bir gün gezi maratonuna çıkıyor araştırma yapmak için.

Konu şu: mutluluk nedir?

Hector'ın tenten tadında tipi filme ayrı bir sevimlilik katmış bir de başına gelen bir sürü şeyler bir sürü güzel cevaplar bulmasına yol açıyor. Tabi ki insan o mutluluk notlarını kaydetmeden geçemiyor. Benim gibi ! :)





Sırf bu notlar bile izleme isteğinizi uyandırdı değil mi? :) Bu notları aldıran olaylar filmin konusunu oluşturuyor ve Hector sonunda mutluluğuna kavuşuyor. mu?


Bunu izleyen bilsin o halde. imdb: 6,9 




Stranger than fiction, son zamanlarda izlediğim en orjinal senaryolardan birine sahip bir film.
Buna rağmen filmde bir şeyler eksik kalmıştı. Sanırım o da Will Ferrell'in oyunculuğu. Biraz yavan kalmış, donuk oynamış. Belki çok ses getirmemesi bu yüzdendir? Yine de es geçilebilecek bir film değil. Kesinlikle çok orjinal ve izlerken " abi çok iyi ya" diyebileceğiniz bir senaryoya sahip. Belki yıllar yıllar sonra bir uyarlaması çekilir ve o çok ses getirir, bilinmez. 

 Sonuç olarak hayatı son derece monoton giden vergi memuru Harold Crick'in bir gün gaipten bir ses duymasıyla yön boyut değiştiren bu filmi izleyin. Sonra bana teşekkür edersiniz :)

imdb: 7,7


Hafta sonu ya da cuma akşamı "ne izlesem?"" derdinden sizi kurtaran kahramanınız melike yazdı.


Ciao.




4 Mart 2015 Çarşamba

Bence sen öğüt verme


 Geçen gün facebookta dolanırken bir karikatür gördüm. Karikatürde saçma sapan giyinimli bir kapalı çizilmiş, tesettürünün ne kadar yanlış olduğuna dair eleştiri de bulunan bir karikatür işte bilirsiniz.

Altındaki yorumlarda bir erkek "bir tane yapıştırasım geliyor" yazmış. Bir sürü likelar uçuşmuş.Kadınlar da dahil tabi ki.

Bu yorumu görünce artık böyle yorumların nasıl bıktırdığını düşündüm...

Bir erkek ulu orta bir kadın için yapıştırmak istediğini söylüyor. Elleriyle cezasını verecek. Bunu da İslam için yapıyor güya.

Son zamanlarda saçma sapan bir tesettür türünün türediğini tesettürle alakası olmadığını bunun yanlış olduğunu hepimiz biliyoruz çok defa bende böyle tiplerden hoşlanmadığımı, yaptıklarını da car car cahilce savunmalarından ötürü rahatsız olduğumu çokça yazdım. Söylüyorum da.

Fakat sonuç olarak herkes kendi hayatını yaşıyor. Doğrusunu bilmek ve yapmak, doğrusunu tavsiye etmek hepimizin görevi. Bir şekilde bu tarz birini gördüğümüzde yardımcı olmak doğrusunu anlatmak yada ne bileyim gerçekten Allah rızası için, dinimiz için bir şeyler yapmak isteyebiliriz.Yapabileceğimiz şey sadece eleştirmek yada bir tane yapıştırmak mı?

Kapalı birinin tesettürünü  eleştirmek kimseye  düşmez. Kapalı birine de düşmez.
 "Benim yaptığım daha evla ben kesin cennete gideceğim" diye düşüncelerle yaşayan o kadar çok kişi var ki ben gerçekten hayret ediyorum. Hayır abartmıyorum hepimizin belki de böyle kimseler etrafında var. Sadece itiraf edilmiyor.Öyle ki başkasından selam bile kabul etmeyecek bir kine bürünmüş. Gözleriyle karşısındakine "cehennem odunu" mesajları geçiyorlar. Böyle bir şey olamaz.

Açık bir kadına da düşmez kapalı birinin tesettürünü yada hareketlerini eleştirmek. İslamiyet sadece örtünmekten ibaret bir din değil. Örtünen kadın tüm günahlardan uzak durur, örtünmeyen ne halt etse eder gibi bir algıyı kim soktu içimize? Sen örtünmediysen bir farzı yerine getirmiyorsundur. O eksik örtünüyorsa bir farzı eksik yerine getiriyordur.
Görüyorum bazen şöyle yorumlar yapılıyor " Son zamanlardaki kapalılardan bende hiç hoşlanmıyorum. Ben açığım ama benden daha çok dikkat çekiyorlar"
hımm yani? Bu yarışı kazanamadığın için mi mutsuzsun? Yoksa birisi gerçekten yanlış tesettür uyguluyor diye mi mutsuzsun? E ama bacım sen hiç yapmıyorsun bir şey. E olur olmaz sende bir şeyler için savaş nefsinle mücadele et madem? Yoksa  dinimize zarar geliyor diye düşünüyorsun ondan mı bu yorumlar.. yok vallahi öyle bir kaygınız yok.

Bir erkeğe de düşmez tesettür konusunda atıp tutmak. Ulu orta kadınlara yapıştırmaktan bahsediyorsun senin peygamberin kadını sana emanet etmişken, yaşamında kadınlara kötü davranmamışken... Belki namazını doğru dürüst kılmıyorsun ama kalkıp senle alakası olmayan kapalı bir bayanın nasıl giyineceği konusunda ahkamı kendi keyfine göre kesiyorsun.


İşte böyle tamamen nefsani duygularla hareket eden, kapalı açık kadınlar da erkekler de fitnedir, bu kadar. Dilde emri bil maruf alt metinde ise niyetleri  tamamen  coşmuş kudurmuş nefslerini beslemek olan bu tiplerden yoruldum.
 Önce herkes kendi kapısının önünü süpürsün.






27 Şubat 2015 Cuma

Haydi Mutfağa / Yemekli Şefli Filmler



 Bu sefer sizleri mutfağa davet ediyorum!

 Şeflerin ve mutfakların, restaurantların, michelin yıldızının, tariflerin dünyasına!

 Neden bilmiyorum,büyük mutfaklar ve şefler olayına bayılıyorum. Bir güncük bile olsa öyle bir mutfakta çıraklık etmek isterdim. Yemeğe sanat gözüyle bakıp, ona ruhunu katma işi sadece filmler de mi yoksa gerçekten bunu bu şekilde görüp yaşıyorlar mı bizzat şahit olmak için.

Hatta işi abartıp şef bile olmak isterdim. Gelin görün ki akşama ne yapacağım sorusu aynı zamanda büyük bir kabus benim için :)) Yine de büyük mutfaklar ve yemeğin sanat olması işi akşama ne pişireceğimden çok uzak konular bence :)

Sonuç olarak hiç öyle klas bir şefle veya mutfağıyla tanışmamış olsam da filmlerde bunlar fazlasıyla mevcut. O halde bu mini derlemeye göz atalım:


1- The Hundred Food Journey /Aşk Tarifi






Aşk tarifi, Fransız ve Hint mutfağının buluştuğu ilginç bir film! İşin içine Hintliler giriyorsa biliyorsunuz her şey rengarenk oluyor :) Fransız asaliyeti denen şeyi ise Helen Mirren'le fazlasıyla hissediyorsunuz. Belki biraz gerçek dışı bir senaryo olabilir ama gerçekten sıcacık bir film!

Keyifle izledim, ki Hint filmlerini sevmeyen biriyim ben :/
imdb:7,3


2- Comme un Chef / Şeflerin Savaşı  






 Bu filmi sırf Fransızca için bile izleyebilirdim ama tabi Jean Reno faktörü de etkili oldu :) Ben izlemeden fazla beklentiye girmiş olmalıyım ki beklentimin altında kaldı. Yine de eğlenceli vakit geçiriliyor bir şekilde izleniyor ayrıca bilgi dağarcığınıza "moleküler gastronomi" diye bir şey eklenmiş oluyor :)
imdb: 6,6



3- Chef / Şef


Daha önce bu filmi tanıtmıştım, prestijli bir  mutfaktan karavanda sandviç satmaya uzanan bir şef hikayesi. Daha çok günümüzü anlatan, sosyal medya odaklı olayları anlatan bir film. Kesinlikle renkli ve eğlenceli :)







4- Ratatouille  




Com'on! Hala ratatuy'u  izlemediniz mi :) İzlemişsinizdir bence :) Aşçılık üzerine güzel bir animasyon olunca listeye eklenmese olmazdı. Yemekte seçici ve yemek yapmaya bayılan Fransız faremiz, kendine çalışabileceği güzel bir mutfak bulursa devamı nasıl olur ? E güzel olur :) Bu arada Fransızların mutfağı tüm aşçı filmlerini gasp etmiş durumda. Adamlar dünyaya mutfaklarını iyi pazarlıyorlar kesinlikle.

imdb: 8



5- Issız Adam





Fransız mutfağı ve film sektörü dedikte bizimde klasiğimiz sayılabilecek aşçılı aşklı filmimiz ıssız adamı listeye eklemesem olmazdı! Ne filmdi arkadaş, fırtınalar estirdi. Nitekim Çağan Irmak akıllı adam, yemek yapan erkek, prestijli restaurant gibi faktörlerin kadınları nasıl derinden etkilediğini yakaladı ve patlattı bir güzel film :) Başrolde ki kızı beğenmediğimden bir türlü filme ısınamasam da güzel filmdi. dimi? 

imdb: 6,9



6- Soul Kitchen 




Soul Kitchen, bir mutfak etrafında dönen yaşamları anlatıyor, mutfağı değil. Yine de Birol Ünel'in aşçılığını izlemek keyifli :)  Bu film izlediğim ilk Fatih Akın filmi. Filmi Fatih Akın tarzını sevenler sever sanırım. Genel olarak abartı beğeni yorumlarını görebilirsiniz. Fakat film orta halli muhakak kendini izlettiriyor ama bir alex değil.

imdb: 7,3





Sanırım listem bu kadar. Bu liste kendini izlediğim yeni aşçı/yemek konulu filmlerle kendini yenileyecektir, bilginize :)


İyi seyirler