15 Eylül 2015 Salı

Börekçi Bakan


Gündemden geri kaldım sanıyorum ama olsun ben börekçi bakanımızdan söz etcem :)

Öncelikle başörtülü bir bakan hayırlı olsun. Hem kadın hem başörtülü bakan bu ülkede görülmeyecek sanılan bir görüntüyü oluşturuyordu. Lakin hayat kışa, kuşlar uçuyor. Zalimin zulmu de nihayete erebildiği gibi müslümanda feraha erebiliyor. Bize en yakışmayan şey yeis değil mi zaten?

28 şubat mağdurlarının acılarını silmez, gidenleri geri getirmez ama yürekleri soğutur belki biraz?

Börekçi bakan bakan olunca eskileri dökülmüş ortaya bir de özel hayatı didiklenmiş. Boşanmış üç çocuklu bir kadın olarak aile ve sosyal politikalar bakanı olmasına dair çok çirkin laflar edilmiş.

Bakanın avukatı değilim ya da herhangi bir partinin bayrağını taşımayacağım.

Sadece toplum olarak nasıl sığ, dar kafalı, cahil ve acımasız olduğumuzu görelim istiyorum.

Bu bahsettiğimiz kadın, hem prof hem bakan olmuş. Akademik kariyeri olan bir yerlere gelmiş bir kadını sadece "boşanmış" olmasıyla ele alıp yerden yere vurmayı nasıl hoş görebilirim?

Aile bakanı olduğu için illa evli mi olması gerekiyor? Aksine boşanmış olması yani boşanabilme cesaretini gösterdiği için üç çocuğa rağmen takdir edilesi.
Tuhaf gelebilir kulağa ama böyle.

Evlenirken herkes için hayat toz pembedir. Zamanla karşınızdaki insanı, ailesini çevresini tanırsınız. İlla mükemmel anlaşılacak diye bir kaide yok. İllaki bir yerlerde pürüz çıkabilir. Bazen bunları halledebilirsiniz ama bazen onlar pürüz değil dağ gibi sorunlar olarak çıkar karşınıza. O zaman insan illaki evli mi kalmalı?

Allah teala bile helal kılmış boşanmayı. Evet  sevmediği bir helal. Yapılmaması en güzeli. Ömürlük yuvalar kursa herkes ne kadar iyi olur.
Ama bazen olmaz. Adam piskopat çıkar, kadını hayattan bezdirir. Kadın ahlaksız çıkar adamı süründürür. Bazen sadece anlaşamazsın. Olmaz işte.
İnatla ne kendimize ne etrafımıza ne ümmeti muhammede bir faydası olmayan bir evliliği neden yürütelim ya?

Zorbayız kısaca. Boşanmışsa biri birde kadınsa erkeklere bir şey olmaz genelde ama. Başına gelmeyen kalmaz. Çeşitli tacizlere uğrayan, sosyal mecralarda ötelenen hatta iş verilmeyen insanlara çevirilir bu  hanımlar.. Abartı gelebilir kulağa lakin durumlar böyle.
Nitekim Bakan olmuş bir kadına bile aynı tavırla davranılıyorsa bu tutum bitmiş gitmiş denilemez.

Boşanması dinen hukuken insani olarak hak olup ta sırf maddi imkansızlıklar, toplumsal ve ailesel baskılar nedeniyle pskolojik ve fiziksel şiddete katlanan kadınlar da var. Onların sessiz çığlıklarına kulaklarımızı kapatırız çoğu zaman. Bilip bilmemezlikten gelir, nemelazımcılık yaparız. Bir gün kadının başına bir iş geldi miydi "vah vah" der dururuz.

Boşanmayı yada evlilik müessesini kesinlikle küçük yada kolay görmüyorum. Bu yüzden böyle konuşuyorum. İnsan günah mutsuzluk ve huzursuzlukla dolu yıllar geçirip pişman olmamalı. Çocuklarını sevgisiz ve huzursuz bir ortamda büyütmemeli. Maddiyat zaten kadını eğer ki altın bileziği yoksa zorlayan bir konu. Bir de üstüne bu tür toplumsal ve ailevi eziyetler ekleyerek işi daha da zorlaştırıyoruz.

Nitekim boşandığı halde eski eşinden yakasını kurtaramayan ve sonu ölüme dayanan evliliklerde var. Ahlaki çöküntünün yaşandığı bu zamanlarda bunlar kaçınılmaz belki. Fakat şunu da bilmeliyiz ki bu baskılar da çok yanlış.

Daha bu gün güpegündüz cadde ortasında biri orta yaş diğeri en fazla 14-15 yaşlarında olan iki bayana meydan dayağı atılmaya kalkıldı gözümün önünde. Ne yaşanıp bittiği ne olduğu önemli değil. Bu erkeğe bu ruhsatı veren ve sonra erkeğe sayıp söven bizler, kadına şiddete hayır diye sokaklara dökülen bizler sonrasında kadın boşanmaya kalksa o kadını dul diye yerden yere vuran bizler...

Bakana yapılan bu çirkin eleştiri belki sadece Akp ve başörtü düşmanlığından dolayı olabilir. Fakat öyle bir dilemma ki bir gün önce kadına şiddetten sokağa dökülen kadınlar bu gün sosyal medya hesaplarından bakanın boşanmış oluşuyla kilosuyla dalga geçiyor. Sapla samanı ayırt edemeyen, kirli dimağlar..



Zaten bakan sözüne sahip çıkmamış. Fakat o çıkmıyorsa ben sahiplenebilirim sözü.
Evet, bir kadın börek yapmayı bilmiyorsa yuvası dağılmaya mahkumdur :)  Börek demek çalışan bir mutfak demek. Vaktini ailesine harcayan bir kadın demek. Kafasını olur olmadık şeylerle doldurmayan, vaktini boşa harcamayan bir kadın demek. Börek yapan kadın demek mutlu bir kadın demek aslında. Çoluğu çocuğu için kışa menemenlik  yapan, çiçek yetiştiren, yoğurt uyutan, hayvan seven, tarif deneyen, sabahları evinin perdesini mutlulukla açan  kadın demek.

Onun evini, bunun kazancını, onun çocuğunu irdelemeyip kıskanmayan, gıybet etmeyen, kendi işinde gücünde olan bir kadın demek.Börek yapan kadının altındaki gizli mesajı almak gerek.

Eğer bir kadının börek yapacak vakti yoksa börek alacak parası vardır. Bu kadın daha bir cefakar daha bir yoğundur. Kendini hem işine hem evine hem ailesine vakfetmiştir. Bu kadının zaten boş işlere luzümsüz sohbetlere karnı çooook toktur. Ne kocasını ne çoluğunu çocuğunu ne de kendini mutsuz edecek oyalacak işlerden uzaktır.


Velhasıl börek önemli börek. Börek deyip geçmemek lazım :)





10 Eylül 2015 Perşembe

Mustafa Kutlu - Beyhude Ömrüm




Yine bir Mustafa Kutlu öyküsüyle karşınızdayım.

Kendime not: daha fazla öykü oku.

Henüz İstanbul bu kadar kalabalık değil ve göçler başlamamışken, yol elektirik ve su henüz her yere varmamış, insanlar yazın çalışıp kışın yerken, ununu buğdayını kendi elleriyle üretirlerken, kadınlar tarhana döküp derede çamaşırken yıkarken, köy meydanında toplanıp cümbür cemaat bayramlaşıp düğün yaparken insanlar...

İşte böyle zamanlarda geçiyor hikayemiz. Kahramanımızın gönlüne bir bahçe düşü düşüyor. Şimdi kimimizin yok böyle bir hayali?

Bozkır ve çorak topraklarda, iklimi kara olan bir yerde bir umut bir bahçe kurmaya niyetleniyor. O niyetlene dursun köyde dedikodu alıp gidiyor başını. Büyük kayanın dibini kazan bu saf, define mi arıyor? Gömümü buldu? Su mu arıyor petrol mu? Zamanla hepsi cevabını buluyor.

Muhtar Halil de buluyor, Çerçi Cemil de.. Deli Dervişte buluyor, Hacali ağabey de.

Sanki o bahçeyi ben kurmaya çalıştım, benim gönlüme düştü narların, armutların, kiraz ve vişnelerin hülyası. Sanki ben kavga ettim, ben nöbet tuttum. Ben yaşadım bu öyküyü okurken. Hem de o kadar net söylüyorum. Kitabı kapattığımda içime oturan öküz günlerce kalkmadı. Gözümün önünden geçti bir bir yıkılan virane olan köy evleri, camdan dışarı bakıp koca bir ah geçti içimden...
Çok çok çok sevdim. Sevgimi izah edemem. Defalarca aynı kitabı okuyanları asla anlamazdım. Sanırım bu kitap o insanları anlamama yardım edecek.

"Beyhude ömrüm" den gayrısı olmazmış bu kitaba.

Bir kaç altını çizdiğim satırla veda edeyim:

"Benimde bir bahçem olacak.
İçinde nar ağaçları olacak.
Her bir meyveden olacak içinde.
Yedi köy, bu bahçeyi parmakla gösterecek.
Adı anıldığında, vay be diyecekler helal olsun adama.
Çalıştı, çabaladı, sonunda yeşertti bahçeyi.
Bizim buraların tepeleri boz olur,keven,diken çalı çırpı
başka bir şey arama.
Bir ağaç gölgesine harman zamanı bir ekşi elmaya hasret gideriz.

Yetişmez mi acaba?

Yetişmez mi?"

                                  ************


"İnsanoğlunun bir yerde bir işte yalnız olmadığını anlaması ne kadar güzel bir şey.
Kalpten kalbe giden yol bu olsa gerek."

Ne denilmiş? Sabır, sebat, murat.

                                       *********************

"İnsanoğlu dünyaya niçin gelir?
Herhalde bir bahçe kurmaya gelir.
Bu düşünce ile gülümsüyorum.
Dünya dediğimiz de bir gurbet değil mi?"

                                           *************************

Büyü bozulmuştu.
Artık boz sakallı çayır kuşunun sesi toprağın kokusuna karışmıyordu. Zaten boz sakalli çayır kuşu ile ardıç kuşunun seslerinin birbirinden ayırt edilmesi ile de kimse ilgilenmiyordu. Rüzgarın ne yandan eseceği önemini kaybetmiş, mart dokuzu ile aprilin beşi beklenmez olmuştu. Haliyle turnaların bölük bölük geçmesine aldıran olmuyor, kimseler dağlardan şifa otu toplamiyordu.Dolunay tepelerin ardından bir büyük bakır sini gibi ağır ağır yükseldiğinde aya bakıp yürek çarpıntıları ile dilek dileyen genç kızların kökü kesilmişti. Gece lacivert harmanisini köyün üzerine örtüp ses soluk kesildiğinde ninesinin kucağına sokularak "nine bana masal anlat" diyecek torunlar nerelere savuşmuştu.
Kadınlar toplanıp buğday kaynattiklarinda hep bir ağızdan türkü çiğırmıyor;ne erişte kesene, ne tarhana dökene rastlanıyordu. Kalmışsa kenarda köşede böyle bir kaç kişi, onların da yüzü asıktı.
Insanlar sevincini kaybetmişti sanki.