9 Eylül 2016 Cuma

Yine iyi ki doğdum.


Merhaba, nasılsınız?

Ben yine doğdum da.. Bu sefer 28 oldum.

Kendi doğumuma elbette en çok ben sevinirim diyerek kendi kendime mum hüfledim.

Yine kararlar aldım, muhtelemen bir çoğunu yapmam.

Fakat doğum günü klasiğimdir. Tüm hatalarıma sünger çekmeye çalışırım, vicdan azaplarımı kenara koymaya çalışırım. Böylece daha temiz başlangıçlar yapacağımı düşünürüm.

Muhtemelen yapmam.

Geçen sene coşkuyla kutlamıştım, bu sefer sadeydi.  Yine de doğduğum için mutluydum, sonuçta hayatımın öznesi benim. Öznesiz cümleler çok yavan :(

Bu arada bugün doğmadım, dün de doğmamıştım. Doğalı baya oldu ve fakat benim dışımda kim için ne farkeder?

Sonuçta her zaman diliminde iyki doğdum değil mi?

Doğum günü yazımla Bella Hadid'in ne alakası var merak ediyorsunuz.
Hemen açıklayayım, bu hanım kızımız 19 yaşındaymış. Ben kendisini tanımıyordum, bir moda blogunda bu fotoğrafını görünce merakla baktım kimmiş bu teyze diye.
Benden neredeyse 10 yaş küçük bu kız.. 19 yaşında. Fakat bence 35 var rahat.

Dünya 19 yaşındaki kadınların 39 , 39 dakilerinde  19 gibi gözükmeye çalıştığı çılgın bir yer.
Saçmalıklarla, haksızlıklarla, acılarla dolu.
Ve aslında rakamlardan çok ne yaptığımız önemli. Ben yine  pek bir şey yapmış değilim.

Muhtemelen tutmam ama söz veriyorum, yeni yaşıma hatrı sayılır güzellikler yaparak gireyim, inşallah.


12 Ağustos 2016 Cuma

Maher Zain - ONE 2016


Yoksa siz hala Maher'le tanışmadınız mı?
Aaa ne ayıp! :)

Lübnan asıllı İsveçli Maher, vakti zamanında gayet ehli dünya bir gençmiş. Ailesi müzisyen olduğu için zaten müzikle iç içe büyümüş. Zamanı geldiğinde dünya starlarının yapımcısından albüm teklifi gelmiş. Kabul edip Amerika'nın yolunu tutmuş. Her gece partiler, Vip eğlenceler.. Fakat Maher mutlu değilmiş. Bir tatilinde İsveç'e dönmüş ve yolu bir camiye düşmüş. Orada birileriyle tanışmış ve hidayet nasip olmuş.

Orada tanıştığı kişiler onu "müzik haramdır bırakmak zorundasın" diyerek korkutmamışlar. Çünkü Maher'in hayatı müzikmiş. Sesi güzel ve yetenekli. Maher düşünmüş, madem benim böyle bir yeteneğim var, bunu avantaja nasıl çevirebilirim?

İşte böylelikle Maher Zain, Maher Zain olmuş. Birbirinden güzel çalışmalara imza atmış. Bir çok dilde, bir çok ülkede albümü var.

Şahsen ben çıkışını yaptığından beri severek dinliyorum. Müzik,  hayatımdan çıkartabildiğim bir şey değil. Dinlediğim şarkılarında en azından iyiyi güzeli öğütleyen, efendimiz (sav) salat selam gönderen içeriklere sahip olması hoşuma gidiyor.Yani en azından bir şeydir :)

Maher'in 2016 albümü "One" a  bayıldım. Hepsini ayrı ayrı sevdim. Fakat "ummati" ayrı bir yere sahip oldu benim için.






Mustafa Ceceli'yle olan düeti zaten malumunuz.Ramazan vesilesiyle duymayan kalmadı.








Kızıyla beraber söylediği "Medina" çok güzel. Çocukların çok ilgisini çekiyor çocuk sesi duyunca :)







Ve en sevdiğim Maher şarkısıyla yazımı noktalıyorum :)





28 Temmuz 2016 Perşembe

Savaş Filmleri - #filmsepetim2


Darbe gecesi sabaha kadar ağladım.
Evim Mit'e çok yakın olduğu için hem uçaklar evimin camlarını titretti hem de gözlerimle uçaktan Mit'in taranışını gördüm.
Çok korktum.
Sadece sesler ve gördüğüm bir kaç dakikalık görüntü pskolojimi bozmaya korkmama yetti.
Darbe gecesi sabaha kadar ağladım çünkü ben koskoca bir kadın olarak sadece uçak sesinden korktum. Her gün bombalanan coğrafyalardaki çocuklar için ağladım.
Bunca günahın bedeli nasıl ödenecek?


Aslında bu filmleri izleyeli çok oldu. Böyle bir yazıyı yazmayı da uzun zamandır düşünüyordum fakat darbe girişiminden sonra yazmam daha yerinde oldu sanırım.
Neden birlik olmalıyız? anlamayan varsa bu filmleri izlesin.
Filler tepişir hep çimenler ezilir.
Olanlar hep masumlara, çocuklara olur.


İlk filmim,İran sinemasından Turtles can fly yada  Kaplumbağalarda Uçar. Bu film öyle bir filmi ki izleyipte etkilenmeyecek, ağlamayacak insan yoktur sanırım. Günlerce kendime gelememiştim.
Bahman Ghobadi'nin savaşın çocuk dünyasındaki yerini tüm gerçekliğiyle ortaya koyduğu son derece yalın ve samimi, acıklı yürek burkan bir film.

2003 te, Abd'nin Irak'ı işgalinde savaşın ne zaman çıkacağını öğrenmeye çalışıp duran aşiret ağalarının uydu kurdurmaya çalıştıkları bir tekno çocuk, bu tekno çocuk liderliğindeki  kamplarda kalan yetim/ öksüz çocukların mayın toplayarak hayatta  kalma mücadelesi. Annesi babası ölmüş, üç kardeş etrafında işleniyor film.

Çok acıklı, çok gerçek.
Vatan olmazsa böyle olur diye haykıran film.

imdb: 8,1



Twice Born, ya da Sen Dünyaya Gelmeden Önce, 2012 yapımı italyan ispanyol ortak yapımı bir film. Bizden de bir oyuncu var, Saadet Işıl Aksoy. Tanıdık simalar var Penelope Cruz gibi.

Oyunculuklar ve müzikler çok güzeldi. Savaş ve aşk   ön plandaydı.Bir de Bosna söz konusuyken benim için daha yürek burkucuydu. İzledikten sonra "Allahım çok acı savaş olmasın" dediğimi hatırlıyorum. Ağlamasanda böyle büyükçe yutkunuyorsun.
İzlemediyseniz mutlaka izleyin.

imdb: 7,4



Empire of the sun yada Güneş İmparatorluğu, 87 yapımı Spielberg filmi.
Christian Bale en fav aktörlerimdendir ve bunun nedenini bu filmi izledikten sonra daha iyi anladım. Adam küçücük bir bebeyken bile o kadar iyi oyuncuymuş ki!. John Malkovich güzelliğini de atlamayalım.

Zengin ailenin biricik oğluyken çıkan savaşta kaybolan ve aylarca kamplarda tek başına yaşam mücadelesi veren bir çocuğun hikayesi Empire of the sun.En son sahneleri hele.. :'(

imdb:7,8



Anime sevgim malum, daha önce yazmıştım ama söz konusu savaş olunca onu anmadan geçmek istemedim. Tabi ki Grave of the fireflies'tan bahsediyorum.Ateş böceklerinin mezarlığını ilk izlediğimde konusuna bakmadan atlamıştım. O kadar çok ağlamıştım ki!
Bir anime bu kadar acıklı olmamalı demiştim o zamanda.
Muhtemelen savaşla alakalı yeryüzündeki en güzel anime.
Hala izlemediyseniz izleyin.
Tabi ki Ghibli'den çıkma, yıl 1988.

imdb: 8,5



Dünya çocukların üzülmediği bir yer olsa Allahım!..
Amin.

14 Temmuz 2016 Perşembe

Another Miss Oh - 2016


               

                         Benim için bu yılın Kore dizisi "Another Miss Oh" oldu.

Hatta SG, Gentleman ve İts ok its love dan oluşan mükemmel serime kendisini de katmış bulunmaktayım. Hayırlı olsun.

Bana kalırsa uzuun zaman Kore dizisi seven, takip eden Korecanların  seveceği türden bir dizi.
Neden diye sorarsanız cevap olarak size   "farklı" derim.
Romantik komedilerde özlediğimiz o farklılık bu dizide var.




Kore senaryo bakımından zaten özgün bir dizi sektörüne sahip, bu dizi de gerçekten değişik bir konuya sahipti. Klişelerden uzaktı bana göre.
Oyuncular, yan karakterler inanılmaz güzel harmanlaşmış, kaliteli oyunculardı.
Başrollerin kimyası harikaydı.
Verilen mesajlar süperdi.
Replikler mükemmeldi.
Dizi boyunca sürekli iki saniye önce güldürürken iki saniye sonra ağlatan geçişler vardı ki çook başarılıydı!
Gerçekten koptuğum çok sahne vardı!
Yönetmen,senarist, dekorlar, çekimler, kostümler başarılıydı!
Ve benim için en en en önemli kriter: en mutlu musmutlu sona sahipti!

Eric Mun faktörünü de ekleyelim lütfen. Kendisi bu diziyle beraber bir çok kızın "oppa" sı olmuş durumda :) Eric'ciğimin sesi kalp ben diyor ve susuyorum :)


Konusuna gelirsek, kısaca özetlemeye çalışırsam ,Başrol kızımız Oh hae Young'un başına gelen bir takım talihsiz olaylar ve bu talihsizlik sonucu yaşadığı muazzam aşk.


Oh hae young, evlenmek üzereyken terkedilmiş bir kadın. Hemde "yemek yemene katlanamıyorum" denilerek. Düğünden bir gün önce terkedilmesi yeterince kötüyken bir de o kahreden sebep... Oh hae young düğünü ben iptal ettim diyerek ortalıklarda dolaşıyor.

Her gece sarhoş, her gece berduş.

Park do kyung,bir sene önce düğününde terkedilmiş bir ses yönetmeni. Ters bir adam.
Bir gün aniden kafasında "oh hae young" u görmeye başlıyor, anı gibi. Onu görüyor ve gördükten sonra Oh hae young'la gördüğü şekilde karşılaşıyor. Kader ağlarını örüyor yani.

Do kyung, neden Oh hae young'u görüp duruyor?..

Sanırım spo vermeden bu şekilde özetleyebilirim. Binlerce senaryo türedi dizi devam ederken. İnsanlar ne olacak diye çatladı gerçekten :) Mutlu son mu mutsuz mu, ha öyle mi böyle mi derken çok cici bağladılar kısacası.

Bu diziyi izleyin. Gerçekten çok güzeldi.





Spolu konuşacak olursam:

İlk bölümler dizi çok sarmadı beni. Anlam veremiyordum çünkü. Kız sürekli sarhoş, huysuz. Bir de kızı güzel bulmamıştım başrol için. Meğerse kızın zaten güzel olmaması gerekiyormuş :)
Ama sonra çok alıştım ve diğer güzel oh hae young tan  güzel buldum :) Ve tabiyki şirin.

Dizi  bana göre ikinci /üçüncü bölümden sonra açıldı. Sonlara doğru iyice güzelleşti.
Fantastik yönlerini çok güzel bir zemine oturttular ve verilen mesajlar çok güzeldi.

O kadar çok fazla sahne var ki! Aiyy.. hangisini yazsam bilemiyorum.

Sanırım en en en favori sahnem;


  •  Oh hae Young'un eski nişanlısına gidip  "Park do kyung'u iflas ettir, süründür umrumda değil ama ona vurma" deyişiydi. Ben o sahnede "nolur işini batırma" diye yalvarmasını bekliyordum ama o sevdiceğime vurma dayanamıyorum para mühim değil dedi.. Ben şok ben iptal :) Bana fazlasıyla romantik ve güzel geldi o sahne.

Diğer favorilerim:



  • Oh hae young'un kola şişesini eve kadar sürükleyip onu dışarda bırakamaması.



  • Başına hep kötü şeyler gelişi, kendini mütemadiyen rezil edişi ama yine de umutla veya takmadan devam edişi,



  • Avukat kanka ve çatlak abla ilişkisinin absürtlüğü, tontişliği ve komikliği,



  • Park Do kyung'un coolluğu, o çizgiyi hiç bozmayışı. Bir yerde oh hae young'un ondan için " bir üst ligin oyuncusu" diye bahsetmişti. Tam öyle bir adamdı .. Üst lig oyuncusu mahalle kızına aşık oldu :)



  • Oh hae young'un annesi kalp ben. Nolursa olsun kızının yanında olup gözyaşını silen anneleri seviyom.



  • Hae young'un nolursa olsun aşkında ısrarcı oluşu,çocuk gibi tutturuşu, kolay kadın olması :) Diğer kore dizilerindeki kızlar gibi ezik takılmayışı aşkına sahip çıkışı 



  • Hae young'un arada kurduğu  "keşke dünyadaki herkes ölse tek kadın ben kalsam, keşke şöyle olsa da böyle olsa" cümleler

  •  En son bölümde Avukat kanka'nın içerde kalıp çiftimizin oynaşmalarına maruz kaldığı sahneler, ne güldüm ya! Gerçekten koptum yani. Şuanda da gülüyorum satırları yazarkene :)

      


             Aklıma şimdilik gelenler bunlar. Ama dizi bunlardan çok daha fazlasıydı.

                                             Umarım keyifle izlersiniz :)

26 Haziran 2016 Pazar

Mustafa Kutlu - Hesap Günü



 Bu kitaptan sonra iyice anladım ki ben Mustafa Kutlu öykülerini seviyorum.

Uzun zaman olmasına rağmen tadı damağımda kalan, bir solukta okuduğum, okurken altını çizmelik satırlar bulduğum, etkileyici bir hikayeydi.

Kundakla musalla taşında bir hayat öyküsü. İki ezan arası insan.

Hikaye, kahramanımızın cenaze töreninde başlıyor. İnsan nasıl yaşarsa öyle ölüyor.

Her şeyini tadıyor diyebilirim şu hayatın. En etkileyici kısmıysa ölmesi.

Başarı, güç, şan, şöhret,aşk, kadınlar, yuva, evlat,başarısızlık, aldatılma, hayal kırıklığı... ve sonunda ölüm.


Gerçekten çok güzeldi ve böyle silkeleyici bir yanı da vardı.

Buracığa  Suavi ağabey'in kitapla alakalı yazısını da iliştiriyorum. O daha güzel anlatmış tabiyki.

Alınacaklar listenize ekleyin, benden tavsiye.


 HESAP GÜNÜ 
MUSTAFA KUTLU






-TANITIM YAZISI-
“Musallada bir tabut, yeşil örtü üstünde, yapayalnız…

İkindi  okunmuş,  namaz  kılanlar  camiye  girmiş,  kılmayan  kalabalık  cami  duvarına  yanaşıp  saçak  altına
sığınmış.  Alafranga bir muhit;  ama gelin durumu izah edin. Erkekler cami duvarında, kadınlar şadırvan
altında. Haliyle haremlik selâmlık olmuş. Böyledir…

Önce  bir  büyücek  naylon  top,  pat-pat  zıplayarak  müezzinin  bahçesine  kadar  gitti,  mısırların  arasında
kayboldu.  Topun  ardından  bir  oğlan  çocuğu  altı,  yedi  yaşlarda; onun  ardından  aynı yaşta  bir kız,  mısır
püskülü sarı saçlarını savurarak koştular.

Hem koşuyor, hem gülüyor, hem cıvıl cıvıl konuşuyorlar. Mısırların arasında kayboldular. Çocuklar böyle
bir rüzgâr estirdiler işte. Gökyüzünün karanlık çarşafı keskin  bir bıçakla yırtıldı. Arasından güneş çıktı,
beyaz bulutlar. Kuşlar ötmeye, çiçekler açmaya başladı. Şadırvan havuzundan su sesi geldi.
Hayat olanca parıltısıyla cami avlusunu ışığa boğdu…






Baskı Sayısı1. Baskı
DilTÜRKÇE
Sayfa Sayısı158
Cilt TipiKarton Kapak
Kağıt CinsiKitap Kağıdı
Boyut13.5 x 19.5 cm


21 Haziran 2016 Salı

Oh My Venüs (2015)




Oh My Venüs, 2015'in favori dizilerindendi benim için. Konu çok kötü bile olsaydı Min ah & Ji sub ikilisinin tatlışkolukları için izlerdim sanırım. Beraber oynadıkları reklamlarda öyle güzel enerjileri vardı ki gerçekten bir dizi yapmalarını bekleyen çok insan vardı.





Konuya gelirsek,  Kang joo eun (Min ah), vakti zamanında Daegu Venüs lakabıyla bilinen, herkesin yoluna güller serdiği güzellikte ve başarılı  yüzücü   bir sevgilisi olan  bir genç iken, 33 yaşında hayli kilo alıp o güzelliğini kaybetmiş ama avukat olmuş bir kadına evrilmiştir.
Liseden beri devam eden o efsanevi aşkı da kaybolan güzelliği gibi kaybolmuş, sevgilisine eskiden şişman ama şimdi taşa dönüşmüş olan joo eun'nın eski bir arkadaşıyla beraber olup boynuzu takarak terketmiştir.

 John Kim yada Kore ismiyle Kim Young Ho ( So ji Sub) , yurt dışında çok ünlü bir kişisel koçtur. Fakat aynı zamanda Kore'nin zengin ailelerinden birinin oğludur. Çocukluğunda bir takım travmatik olaylar yaşadığından yurtdışında John Kim olarak yaşamayı tercih etmiş fakat  ailesi  Kore'ye dönüp şirketin başına geçmesini istediği ve John Kim olarak bir takım skandallarından kaçtığı için bir süreliğine Kore'ye dönmüştür.

Bu süre zarfında kaderin cilvesi olarak Kang joo eun'la yolları kesişir, Joo eun onun John Kim olduğunu keşfeder, zaten boynuzu yemiş olmanın verdiği gazla, john kim'i kendisine koç olması için ikna eder. ( Biraz tehditle :) ) ve böylelikle dizi başlar.


Bundan sonra spoiler,

Bir kere konu beni benden aldı :) Şişman kızların zayıflayıp intikam aldığı filmleri, dizileri çok severim. Hayatı boyunca kilo sorunu yaşamış biri olarak diyebilirim ki bu dizi benim dizim :)

Dizi boyunca kang joo eun'dan 300 kilo gibi bahsedip durdular.


Ki bence kadının bu hali bile çok güzeldi, tatlıydı :)
Konu klasik olsa da işin içinde ji sub olunca o iş tatlılaşıyor. Adamın donuk ama iç ısıtan bir yanı var kesinlikle. 
Rolünü çok yakıştırdım, vucüd yapısı, bakışları, mimikleri sanki gerçekten koçluk yapıyormuş gibiydi. Hoş eminim günde en az iki saat spor salonundan çıkmıyordur :)

Çok sevimli ve komik sahneler vardı.
Favori sahnelerim: 
İlk bölümdeki korse sahnesi ne utanç vericiydi! :) 


İkinci bölümdeki kızı düştüğü yerden şovalye gibi kurtarıp durumu kotarışı kalp ben.



Minah gamzesi diye bir şey var :) Gamzeyi fark ettiği an 


Ben karbonhidrat yemem diye diye dolandığı bu sahneler


Asansör sahnesi!.. Burda ji sub'mın " kızım ne abartıyosun yaa sana evlenme mi teklif ettim sanki" tadında ayar verişi :)


Ji sub tatlılığı kalp ben . İki de bir kollarını açıp sarılmayı beklemesi 



Kang eun joo'mın bir zaman sonra young ho'yu sürekli bu modda görmesi :)




Beraber plank duran çift sevimliliği.


Bu arada bu hareketin kalp yapmak olduğunu yeni anladım! :o Bu nedir arkadaş ya deyip duruyordum kendi kendime :)


Yan karakterlerin şapşikliği!


Bu sahne!



Ve tabii ki efsane evlilik teklifi! Vay be demiştim izlerken!


Aileyi ziyarete gidişleri. Onun öncesinde Venüs'ümüzün halmoni'yle görüşmesine kopmuştum. Hele para hazırlayışı! ahaha..


                                                   

                                           Ve tabi ki son! Eun'nın eski haline dönüşü :)










Mutlu sonları kim sevmez?







17 Haziran 2016 Cuma

İki yabancı olmadan önce - Renee Carlino


Yaz geldi!

Yazlık kitaplara meraba ozaman.

Bunlardan ilki  "İki yabancı olmadan önce" .






Bu kitap Seyhan'cığımın hediyesi. Kitabı elime  aldığım gibi bitirdim diyebilirim. Gerçekten çok akıcı bir hikayeydi. Kitabı kapattığımda ise mutluydum.

Böyle kitaplar bir solukta okunur okunmaları kolaydır ama her zaman hikaye içine almayabilir. Meraktan elimden bırakamayıp ne olucak diye diye iki gecede bitirdim kitabı.
(Uykudan önce kitap okuyanlar klubu var mı?)

Pulitzer ödüllü Matt otuzlu yaşlarında, eşinden yeni boşanmış, hayatının kötü zamanlarını yaşarken metroda üniversite aşkıyla karşılaşıyor. Zamanında kötü ayrıldıkları içinde ona ulaşıp "bir kahve içip anıları yadedelim" diyerek aramaya başlıyor. Sonra görüntü fulu laşıyor ve biz geçmişe gidip Matt -Grace ilişkisini okuyoruz. Geçmişten günümüze doğru gelip hikaye sonlanıyor.

Çok ekstrem bir hikaye olmasa da sıcaktı ve merakla okutuyor kendini.
Yazlık alışveriş yapacaklara tavsiyemdir :)


İKİ YABANCI OLMADAN ÖNCE

Renée  Carlino

Sayfa Sayısı: 368

Baskı Yılı: 2015


Dili: Türkçe
Yayınevi: İndigo Kitap


Aşkın ikinci şansı olur mu? İki Yabancı Olmadan Önce - Renée Carlino 15 Yıl 5478 gün Karşılığında ise birkaç dakika…

Ayrılık zordu ama kavuşmak da bir o kadar imkânsızdı bizim için. Aradan geçen onca yıl, yaşanmışlıklarımız, yitirdiğimiz heveslerimiz vardı…

Hayatın bilinmeyen denklemleri, tesadüfleri derken Matt'in çocukluk aşkını görmeyeli on beş yıl olmuştu, tam 5478 gün. Sonra bir çarşamba akşamı, sayısız günlerin içinden bir çarşamba akşamı, yeşil gözlerini hiç unutamadığı ilk göz ağrısıyla karşılaştı. Hayat adil değildi, "On beş yıla karşılık en azından bir selam verebilseydim," diye isyan etti. Ve dünyaya, dünyayı da aşıp evrene bir mektup yazdı:

"Seni gördükten sonra tüm hayallerim, çocukluk anılarım geldi gözümün önüne. Biliyorum, çılgınca gelecek sana, belki de mektubumu okumayacaksın. Yine de her zaman ikinci bir şans vardır, bunu sen de biliyorsun. Haydi bir çılgınlık yapıp on beş yıllık kaybımızı arayalım…"
-Matt-

"İki Yabancı Olmadan Önce duygularınızı canlandıracak, güzel bir hikâye, daha da ileri gidip 'en iyi ikinci şanslar romanım' diyeceğim. Tesadüf aşklar, tutkulu anlar, ruh eşleri… Bu kitap 5 yıldızla dolu!" 
-A Bookish Escape-

"Güçlü ve dokunaklı bir hikâye… İki Yabancı Olmadan Önce büyüsüyle sizi ilk sayfada dünyasına alıp ilk aşkların acısını yeniden hissetmenize sebep oluyor, kitabın sonuna ulaşmak için sayfaları ne kadar hızlı okuduğumu hatırlamıyorum bile!"
-Tracey Garvis-Graves-
(Tanıtım Bülteninden)




8 Haziran 2016 Çarşamba

Meg Ryan Filmleri


 Meg Ryan'ı seviyorum.

Çünkü onun filmleri çocukluğum demek. Uslanmaz romantikliğimi oluşturan filmlerin başrolü olmuş hep. Bir de  ona has tavırları, o kısacık saçları,  giyimi  filan...

Ne bileyim tatlı kadın.

Bir çok filmi var ama ben favorilerimi paylaşacağım. İzlemeyenleriniz varsa, çok ayıp. İzleyin.


                                                      You have got a mail (1998)






  Bu en en en favori Meg Ryan filmim. Neden mi? Çünkü içinde Tom Hanks gibi güçlü bir etken var. Yanında da bonus olarak konusu. Megi cim ve Tomcuğum birer kitapçılar filmde. Meginin çocuk kitapları dükkanına aşık olarak izleyen tek ben değilimdir herhalde. Bu günlerde herkesin kitap kafe gibi hayalleri varken hemde ... Ah! O kadar güzel ki, Kathleen'in kisi gibi bir dükkan istiyorum Allahım! The shop around the corner istiyorum bi tanee! .. Lütfen benimde bir gün bir dükkanım olsun :( Lütfen.



Ps. Ben bir kitapçı- kırtasiyeci kızıydım aynı zamanda. Benimde çocukluğum kitaplar ve kalemler arasında geçti. Bu yüzden sanırım, bu filmi daha bir seviyorum.



When Harry met Sally (1989) 



Megicim burada körpecik bir genç kız. Film çok eğlenceliydi. Hele ki bir cafe sahnesi vardı ki! Efsane :) Böyle akıp giden bir film.  Kadın- erkek ilişkileri üzerine bolca diyalogun olduğu, güzel repliklerin olduğu.. Güzel işte ya.











French Kiss (1995)

Jönü pek beğenmesemde Megiciğime çok gülerek izlediğim film. Bonusu ise Paris! Paris'i hep çok sevdim,Fransızcaya aşığım, atalarımdan Paris'te yaşayanda olmamış ama nerden geliyor bu sevgi bilmem :) Balayımı Pariste geçirmiştim malumunuz ( burda yazar hava atıyor) beş gün dolu dolu gezmiş , bir çok yerini görmüştük ama ben doyamadım :) Ölmeden bir kere daha bu sefer baharda gitmek istiyorum. Konuyu dağıttım ama 95 'in Paris'ini izledim ben filmi izlerken.. Bağlar, bahçelerde cabası.
















City of Angels (1998)




Çok uzun zaman oldu filmi izleyeli ama ne kadar üzüldüğümü, kalbimin hüzünlere gark olduğunu dün gibi hatırlıyorum. Ah!.. Çocuktum o zamanlar ben :) Bu kadar hüzün fazla :)
Nicolas'ın Nicolas olduğu zamanlar, Meginin tatlı halleri. Dibine kadar romantizm, fedakarlık ve hüzün. Bir meleğin insana olan aşkı. İzlemediyseniz muhakak izleyin.















Kate & Leopold (2001)

Hugh Jackman ve Megi.. Zamanda yolculuk yapan bir asilin günümüze gelip Megi yle aşk yaşayışı. Günümüz dediysem de 2001 e. Zamanda yolculuk yapabilsem sanırım bende o tarihe dönerdim :) x men hallerindense bu soylu hallerin kendisine daha çok yakıştığını düşündüğüm jackman la da megiciğim tatlı bir çift olmuş. Bu da çok eğlenceliydi ya.









Addicted To Love ( 1997)

Kendilerini terkedip büyük bir aşka yelken açan x sevgililerinden intikam almaya çalışan meggie ve Sam in hikayesi. Sonu malum onlar intikam alalım derken aşık olurlar. Yine meginin en güzel zamanları, yanında Sarah jessica parkerın kocası  matheww Broderick. Eğlenceli, komik bir filmdi yine.















İşte ben böyle sevimli, sıcak romantik filmleri çok seviyorum. Maalesef bu günlerde Megicim gibi tatlı romantik komedilerin kadını da yok. Romantik filmlerin çoğu zaten saçma :( O zamanlar daha mı güzeldi yoksa ben yaşlandığım için bu zamanki romantizmi mi beğenmiyorum acaba?

Maalesef Meg ryan.. Zamanı durduramıyorum bebeğim. Yaptırdığın o botokslarla bir yaratığa dönmüş olsan da seni ve filmlerini seviyorum.





5 Mayıs 2016 Perşembe

Filmsepetim #1


Bundan kelli izlediğim filmleri bu şekilde minik minik tanıtayım diyorum. Ne dersiniz?



Kaçma Birader, sinemada izlediğim nadir Türk filmlerinden. Verdiğim paraya da hiç acımadım çünkü
her sahnesinde çılgınlar gibi güldüm. "Adamlar yapmış aga" diyebileceğim türden olmuş film.
Yozgatlı ailenin İstanbul'a kaçan oğullarını arama hikayesi dersem kısaca filmi özetlemiş olurum. Oyuncular iyiydi, Zafer alagöz'e çok güldüm. Genel olarak filmin her yerine güldüm ben :)
Espriler orjinaldi verdiğim paraya da acımadım. Nitekim gülmeye girmiştim öyle de oldu.
Hani gülmelik kaliteli bir film arıyorsanız tavsiye ederim. Beyaz perde / 3,8










Deadpool'a giderken çok eğleneceğimi düşünerek gitmiştim çok gülmedim ama çok eğlendim :)
Marvel'in asi çocuğuna bayıldım, Ryan Reynolds'ı severim, role yakıştırdım. Bu film seri yapar, bir izleyici kitlesi oluştu. Fazlaca küfür, artı 18 sahneleri var. Çoluk çocuğa uygun değil.
Amerikan kültürünün bir eseri olduğu için espriler de daha çok Amerikan kültürüne hakim olanların anlayabileceği türden gibiydi bana kalırsa. Ben sevdim ya, imdb si de iyi. 8,2.











Un peu beaucoup aveuglement, yada az çok körü körüne, bir Fransız filmi. Absürd bir aşk filmi desem yanlış olmaz sanırım. Konusu değişik, spoiler vermeden nasıl özetlerim şuan bilemedim :) İki komşunun aşkı diyebilirim ama daha farklı. Başlarken gerilim tadında ortalarında hareketli sonlarına doğru ayy saçmaladılar artık diye izledim  ama güzeldi ,ben sevdim. Klasik Fransız filmleri absürd tadı vardı, bilenler bilir işte. Ne izlesem diye bakınanlara güzel bir alternatif. İmdb 6,7



















The Choice, yine bir aşk filmi.Konusu klasik, çapkın erkek güzel kız. Komşu olurlar, aşık olurlar. Bla bla. Kitaptan uyarlanmış, kızı izlerken Kristen Stewarta benzettim çokça. Başrol çocuk fena değildi. Ortalama bir aşk filmi işte, hani ne sıkılıyorsun ne bayılıyorsun. İmbd  6,3














Çaylık, çerezlik hemi de yazlık filmler önerdim size, kıymetimi bilin.

27 Nisan 2016 Çarşamba

Bridget Jones


Blogumda minik değişiklikler yaptım.

Hayatımda da öyle. Mesela gözlük kullanıyorum artık, uzaklar bulanıktı, netleştirdim.

Bir kaç yeni kararda aldım. Ben ziyadesiyle karar alıp onlara uymayan biri idim, öncelikle

kararlarımı uygulama kararı aldım.

Bridget jones style.


Bridget  jones demişken, kendini bridget'le özdeşleştirmeyen var mı aramızda? Varsa hemen burayı terketsin :)

Kendimi vakti zamanında çokça Bridget şapşallığında bulurdum.

Artık öyle değilim. Zaman bir çok şeyi değiştirdi.

Bridget'in yeni fragmanını görünce yıllar gözümün önünden film şeridi gibi geçti. Daha dün gibi şapşal liseli hallerim. Aradan on koca yıl geçmiş.

Bu filmi sinemada izleyeceğim. Mr Darcy, şapşal Bridget, yeni kararlarım ve ben bunu hakediyoruz :)




11 Mart 2016 Cuma

Özgürlerin toprağı "liberya"


Onlar “özgürlerin toprağı” nı buldular ve “özgürlük aşkı bizi buraya getirdi” diyerek bundan tam 162 yıl önce bağımsızlıklarını ilan ettiler.Liberya… Şimdilerde insanların ne kadar “özgür” olduklarını düşündüren ülke… Fakirliğin,hastalığın,hırsızlıkların,tecavüzlerin,savaşların,yoklukların,yolsuzlukların,sömürgenin ülkesi. Nüfusun çok, paranın yok olduğu ülke…
Yirmi birinci yüzyılda yirmi birinci yüzyılın çok gerilerinde bırakılan ülke…
Liberya.
Liberya’nın altıda üstüde bu kadar değerliyken, işsizlik hat safhada.Fildişi sahiline kıyısı bulunan, başkent Monrovia’da Cavalla nehri bulunan bir ülke… Bu nehirde ulaşımda yapılabilmekte .Ayrıca burada kurulan baraj önemli bir hidroelektrik kaynağı… Tabii ki tamir edilse. Liberya, elektriği olmayan ülke. İnsanlar jeneratörlerle sokaklarda dolaşmakta.Evlerde,işyerlerin de elektrik yok.Elektrik olmadığından Çin yapımı jeneratörler baş tacı.Elektriğin yokluğu,evlerdeki beyaz eşyanın yokluğuna sebep.Telekom denilen alt yapıyı sormayın.Oraya hiç el sürülmemiş.İletişim cep telefonlarıyla yapılmakta. Cep telefonlarını şarj eden dükkânlar mevcut. Belli bir miktar para karşılığı sizin için cep telefonunuz itinayla şarj edilir.
Liberya’da derme çatma barakalar var. Yağmur geçirmesin diyerek örtülen naylonlar ve naylonlar uçmasın diyerek üzerine konan taşlar var bu barakaların üstlerinde.
Liberya’da bebek ölümleri fazla. Doğan çocuklar yarı yarıya ölmekte… Liberya’da su olmayan yer çok,hem de suyun yanı başındayken.Bidonlara doldurulan sular,su olmayan semtlere götürülür bir arabada,arabanın tekerlekleriyse bir insanın ayakları maalesef.
Liberya,Liberya doları kullanmakta.Yüz dolarınızla bir “Money Exchange” nin elindeki tüm Liberya dolarlarını alabilirsiniz.“Money Exchange” sizin bildiğiniz o yanıp sönen şerit halinde “Money Exchange” yazıları geçen pırıltılı dükkanlara hiç benzemiyor.Küçük bir sandık üzerinde tomar halinde paket lastiğiyle paketlenmiş Liberya dolarları,size göz kırpıyor,gsm kontürleriyle birlikte.Başındaysa “Money Exchange” abi.
Liberya, iç savaşlarından sonra çok göç vermiş ve ekonomik çöküntü yaşamış.Kişi başı milli gelir yıllık 300 dolar.Fakirlikte birlikte,hırsızlık,gasp,kapkaç alışılagelmiş olaylar.Tecavüz ise Liberya’nın acı gerçeği.BM tarafından konulan “ rape is a crime” tabelaları her tarafta. Halkı bilinçlendirme çabaları tabelalarda…
Edward Zwick’in yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği başrollerinde Leonardo Dicaprio, Djimon Hounsou ve Jennifer Connelly’nin bulunduğu “Blood Diamond” ( Kanlı Elmas) filmini hatırlarsınız.Bu filmden sonra, bir çok kadının elmas istemeyeceği bile söylendi.Film,1990’larda Sierra Leone’yi kuşatan iç savaşla birlikte, siyahların nasıl sömürüldüğü,elmas için insanlara neler yapıldığını,küçük çocukların ölüm makinelerine nasıl dönüştürüldüğünü anlatıyor. Kuzeybatısında Sierra Leone’ye sınırı bulunan Liberya’nın elmasları içinse bebek katili İsrail’in gelip elmasları çıkartması isteniyor ve bu siyahlar için umut oluyor…

Liberya’ya dair söylenecek o kadar çok ve bir o kadar da az şey var.Yirmi birinci yüz yılda İnsanlığın muhtaç oldukları şeyleri görünce, birilerinin keyfine şaşmadan edemiyorsunuz.
Liberya aslında bazı şeyleri anlamada, görmede bir örnek sadece…

8 Mart 2016 Salı

Madame Coco





Evimin karşısında üç katlı kocaman bir Coco mağazası var.

Coco'yu seviyorum. Fiyatları uygun ve çeşit fazla. Melek ve kadın figürlerini ayıklamak zor olsa da arada uygun ve kullanışlı şeyler bulabiliyor, hediye konusunda  sıkıntı çekmiyorum.
Bir dönem Çin'de yaptırılıyor her şeyi, Çin malı Coco yu almayın diye tepkiler görsem de sıkıntı etmedim.
Milletin elindeki iphone larda Çin de yapılıyor ama kimse bu Çin de yapılmış almayayım demiyor :) Bakarsanız "designed by california  assembled in China" yazar telefonlarda. Made in China nın çevir kazı yanmasın versiyonu. Apple cası.  Günümüzde her şeyin fabrikası Çin de. Maalesef. Bu konu başka bir konu buraya girmeyelim hiç.

Neyse efenim, bazen bir Coco ziyareti yapar, bakınırım, bir şeyi uyguna bulur almaya niyet eder ve çoğunlukla o şeyi almadan çıkarım. Neden?

Çünkü üç katlı Coco'nun iki kasası vardır, önünde abartısız yirmi kadın sıra bekler. O iki kasanın teki de yoğunluktan çalışmaz ve sadece 1 (yazıyla bir) kasa çalışır.

Normalde çocuğuna iki dk sabredemeyen o kadınların yarım saatlik kasa sabrını görseniz hayretiniz şaşar.Hiç birinin gıkı çıkmıyor.
Üstüne üstlük üç katlı mağazanın toplasan beş tane elemanı yok. Outlet kısmı var ve çingen çadırından kötü vaziyette. Bu beş elemanın beyni yanıyor ve sürekli eleman değişiyor ne zaman gitsem doğal olarak.
İnsan olan öyle bir işte yapamaz çünkü.
O kadar fazla ürün var ve  kadınlar o kadar fazlalar ki.. Hepsi tek bir elemana sürekli bir şeyler soruyor, onu çekiştiriyor,ondan istiyorlar.
Ne zaman gitsem bu görüntülere üzülüyorum. Bu insanlar bir de akşam 9'a 10 a kadar çalışıyorlar ya. El insaf!
Dün yarım saatlik kasa serüvenimin ardından artık dayanamadım, bu hal nedir, patronlarınızın kasa açmaya eleman almaya niyeti yok mu diyerek sitem ettim. Bir dokun bin ah işit! Elemanlar doğal olarak benden dertli. Kasayı bırak, bir fazla eleman almıyorlar diye bana dert yandılar.
Genel merkezinize şikayet etsem? Talepte bulunsam dedim.
Sallamazlar maalesef dediler.
Üzüldüm.
Koskoca mağazalar zinciri, her avm de şubeleri bir de böyle ekstra koca koca şubeleri var ama hizmet sıfır. Sen bu insanları zaten askeri ücretle çalıştırıyorsun, günlük cironu tahmin bile edemiyorum. İki fazla eleman alamıyorsun. Pes!
Bu kadarda insan sömürülür mü ya? Sömürülüyor işte.
Ama hata bizde. Bende. Ucuz diye güzel diye gidiyor oralardan alışveriş yapıyoruz. Kendi derdimizden oradaki elemanların ne yaşadığını görmüyoruz ve böyle insan sömüren mağazaları
zengin ediyoruz.
Ben yine de online sitelerinden şikayette bulundum.
Blogumda bunu da yazıcam dedim.
Bir şey farketmez herhalde ama olsun safımız belli olsun :)

6 Mart 2016 Pazar

Belgeseller : Everyday Rebellion / The kingdom of hapiness and madness




Bu pazarı ya da bir pazarı belgesel izleyerek geçirirsiniz belki diyerek size tavsiyelerde bulunmaya geldim.





Everyday rebellion, dünya üzerindeki sivil itaatsizliği, aktivistleri, aktivist grupları onların gösterilerini ve direnişlerini konu alan bir belgesel. İspanya, Abd, İsveç, Ukrayna, Mısır, Suriye, İran ve hatta gezinin gösterildiği Türkiye gibi ülkelerde ki gösterileri, direnişleri aynı zamanda akademisyenler, gazetecilerin fikirleriyle süslemişler belgeseli.

Ben belgeseli insanların inandıkları şeyler uğruna savaş vermeleri, davalarında nasıl ısrarcı olduklarını göstermesi açısından sevdim. Bu gün bir yerlerde hala idealist olan ( ideallerimiz çatışsada) bu yönde yaşayan insanların olduğunu bilmek güzel. Bu günlerde hepimizin derdi, lüks yaşam, biraz daha parayken...

Zemini barış üzerine kurulan bir direnişin toplum tarafından desteklenip büyütüldüğünü ve bunun ses getirdiğini, şiddetle beraber var olan bir gösterinin yada hareketin karşılık bulamadığını, karşılıksız kaldığına dikkat çekmek istemişler. Barışçıl gösteri formları, organize hareketleri ele almışlar.
Çok zekice olan, kimseye zarar vermeyen ama dertlerini de anlattıkları gösteriler. Bir sürü pinpon topuna bir şeyler yazıp önemli sokaklardaki merdivenlerden aşağıya atmak, duvarlara sanatsal grafitiler yapmak, bizdeki olan merdivenleri boyamak gibi..

Femen gibi sapıtık kadınları bile taktir ettim :) . Şöyle ki kadınlar organize olup meme açıyorlar, "çıplaklık özgürlüktür" diyip deli danalar gibi koşturuyorlar  :) Böyle komik ideallerin ve hallerin sonunda sürgündeki hayatları aldıkları ölüm tehditleri onları kamçılıyor ve daha iyisini yapacağız diye yaşıyorlar.. Kendi kendime diyorum "dostum kadının çıplaklık ideali ona sürgünde yaşama gücü veriyor, bizler afedersin kıçımızın korkusuna bir şeye sadece hayır demeye bile çekiniyoruz"



The kingdom of hapiness and madness, yani Mutluluğun ve deliliğin krallığı, efsane adam hayao miyazakinin hayatının belgeseli. Ben çook keyif alarak izledim çünkü kendisine ve animelerine olan hayranlığım malum. Onun mütevazi yaşamı, doğa sevgisi,uçma tutkusu, studyo ghibli,  jübile filmi wind rises in yapımı, suluboya ve çizgilerin dünyası... Öte yandan film yetiştirme telaşı, sunumlar, tanıtımlar, yapımcılar... Hepsine kısa kısa değinmişler. Bir animenin yapılışının bu kadar zor olduğunu asla tahmin etmezdim. Kare kare tüm filmi 400 kişi ellerinde çizmişler ya, tam delilik! Tam bir sanat.. Hayran olmamak elde değil.




Geceleri gündüzlerine karışarak bir film yapıyorlar ama geri dönüşümü muhteşem tabi. Müziklerden ses sanatçılarına her şeyine acayip özen gösteriyor miyazakicim. Ama şöyle bir düşünürsek benle yaşıt totoro'nun ekmeğini  yaklaşık 30 senedir  yiyorlar ve bence bir 30 sene daha yerler :)
Burada aklıma hemen "insanın ancak çalıştığının karşılığı vardır " necm 39. ayeti geliyor. Ne kadar da doğru!!..

Sizde Miyazaki severseniz izlerken benim gibi eğlenirsiniz sanıyorum ki. Studyo Ghibli yi görmek bile çok mutluluk vericiydi.Miyazaki kim ola ki diye soru soranlara pek tavsiye etmem :) Çünkü doğal olarak bolca studyo ghibli yapımlarından bahsediyorlar, fransız kalıp sıkılabilirsiniz.

Herkese keyifli seyirler :)





19 Şubat 2016 Cuma

The Dressmaker / Düşlerin Terzisi (2015) | Burnt / Çok Pişmiş (2015)



Bu  filmlerin fragmanları dönmeye başlayınca çok merak etmiştim.

Aşçılı filmleri çok seviyorum malumunuz. Bir terzi filmi de aynı oranda ilgimi çekince anladım. Beni cezbeden şey işin mutfağı. Bir şeyleri somut olarak ortaya koyan meslekler yani emeğinin sonucunu ahanda budur diyenler.. Çok şanslı!

Beğendiğimden başlayayım o halde :)
                                                     
                                                               
                                                                  The Dressmaker

Dungatar adında kırsal kesimdeki bir kasabada doğup büyüyen Myrtle 'Tilly' Dunnage (Kate Winslet), hakkındaki cinayet suçlamaları nedeniyle genç yaşta annesini ve doğduğu toprakları geride bırakmak zorunda kalmıştır. Çok uzun yıllar sonra hasta annesine bakmak için geri döndüğünde ise Tilly çok farklı bir insandır: Güzel giyinmeyi bilen, korkusuz, kendinden emin bir kadındır artık. Avrupa'nın moda başkentlerinde gördüğü eğitim sonunda çok iyi bir terzi olmuştur. Kısa süre içinde kasabanın kadınlarını tamamen baştan yaratır kıyafetleriyle. Ancak tek niyeti insanlara giyinmeyi öğretmek değil, ona iftira edenlerden de intikamını kendi bildiği şekilde almaktır.

şeklinde özetlenmiş.Sadece fragmanları izlediğimde  bir terzi filmi gibi algılamıştım ilk etapta.




Fakat terzi filminden çok hesaplaşma,geçmişle yüzleşme ve  intikam filmi. Ben çok beğendim.
Kate winslet a bayıldığımı söyleyemem ama bu filmde sevdim.
Filmin basit ve absürd konusu insanı bir şekilde içine alıyor. Belki bir parça durağan bir film ama kesinlikle izlettiriyor. Yer yer hüzünleniyor, yer yer hırslanıyor insan. Bir de bu duyguları bence her insan hayatında bir nebze de olsun tadıyor.

 Yani günah keçisi olmak gibi, toplumun dışına itilmek gibi, menfaatleri uğruna size yanaşan insanlara güler yüz göstermek gibi, sevdiklerinizi bir bir kaybetmek gibi, lanetli olduğunuza inanmak gibi, her şeyi yakıp gitmek gibi...




İnsanı illa ki bir yerden yakalıyor. Oyunculuklar ve görüntüler güzeldi. 
Kıyafetler harikaydı. Şapkalara bayıldım ve eldivenlere aşık oldum.
Tilly bizim kasaba da yaşaydı çok şanslı sayardım kendimi :) Kateciğimin kırkbeşinde yirmilik bebelerle aşk yaşaması da gözümüzden kaçmadı değil. Bence oğlan pek olmamıştı.

İmdb: 7,6

İzlerseniz yorumlarınızı beklerim :)



                                                                      Burnt

Bradley Cooper'ın başrolundeki aşçı filmi. Tabi hemen izledim görür görmez :)
Ama beklediğimi bulamadım çünkü çok şey bekliyordum.
Bradley'e aşçılık çok yakışmıştı ama film yavan kalmış.

Adam jones (Bradley Cooper) Paris'te iki michelin yıldızlı bir restaurant yönetmiş çok usta bir şeftir. Ancak sorumsuz tavırları ve uyuşturucu bağımlılıkları sonucu bir gün her şeyi bırakıp kaçar. Kariyerine yeniden başlamak ve üçüncü yıldızını almak isteyen Jones, Londra'da yeni bir ekip kurmaya çalışır.


şeklinde özetlenmiş. Ben daha çok mutfak üzerine gelişen bir konusu olacağını sanmıştım ama daha çok Adam Jones'un buhranları üzerinde dönüyor film. Bradleyciğime bir gün denk gelirsem sormak istiyorum sıkılmadı mı artık hep böyle birbirinin benzeri karakterleri oynamaktan? Pskolojik problemleri olan, kafası güzel tiplemesi üstüne yapıştı resmen. Kaç filmi var aynı ruh halinde aynı tiplemelerde. Ay benim içim bayıldı. Hollywood'un deli yüreği.Bizim kenan nasıl kabadayı rollerinden vazgeçmiyor buda anca sorunlu tipler.
Beğenmedim yani kısacası. üzgünüm :/


İmdb:6,6


Herkese iyi seyirler.